14 Aralık 2012 Cuma

İlle de İnsan


 Üzüntülerde boğulmak arzusu içindeyim. Kin ve nefret içinde hapsolmuş bu kirden asla kurtulamayacağımı bilip yetmezmiş gibi yeni bakteriler ürettiğimi düşünüyorum.

 Kavga eden iki insan gördüm dün. Daha evvel pek çok kez şahit olduğum bir durumdu bu. Şaşırmam absürd olandı. Sonra bu gün okula giderken çöpte bir şeyler arayan birine rast geldim. Gözlerimin önüne dayattı minibüsçü, tam yanımızda çöpte bir şeyler arıyordu insan. Sıkı giyinmiş olduğunu görünce teselli buldum. Hava çok soğuktu.

 İnsanız dedim önce.
 Sonra canlıyız daha öncesinde.

***

 Böyle insancıl insancıl kendimi üzerken gece şiir astığım sitelerden birinde vefadan bahseden bir yazıya yorum düştüm. Yorumlamayı pek beceremiyorum. Bu sebeple blog yazısı niteliğinde bir yorum oldu.

 Anasayfaya tıkladım ve daha evvel aramızda anlaşmazlık çıkan bir beyefendi yazı asmış. Tam da aklımdan geçiyordu. Neymiş bakayım diye tıklayıverdim. Önemsediğim bir şaire vermiş veriştirmiş. Özel üye olduğundan yazısına gittiğimi gördü ve sayfamı yenilememle birlikte kendimi yazının içinde görmem bir oldu.

 Hakaret etmiş bana. Ne yapsam diye düşündüm bir. Kendi halimde yazma taraftarıyım ben. Adımın orada yer alması rahatsızlık verdi. Mesele bana ettiği küfürler değil. En son yorumumda bahsettiklerim ve bu durum güven sarsan bir vaziyet oluşturdu. Otuza yakın kişi okudu ve yazı kaldırıldı. Hemen aldım kopyasını neyse ki. Sabah siteye girdiğimde üyelik sayfası açılmadı beyefendinin.

 Küfür ederek gitmem isteğini dile getirmişti kendi gönderilmiş bu vaziyetle. :)

 Valla bilemedim. O kadar insan insan dedim diyorum da ama bu adama insan diyemiyorum. İnsan görünümlü yaratık dicek oldum ki canlı felsefesi çıktı karşıma. Temiz yoldan ölsün de bitsin bu mesele. Ben de bunu dileyeyim bari.

 Bir de çok eğlendim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Gecenin o saatinde şiirimin okunma sayısı yükseldi.


 http://www.acunn.com/video/o-ses-turkiye/golge-ozturk-gulcan-simsek-aynura-ahmadova-duellosu/1117

 İyi dinlenceler.

13 Aralık 2012 Perşembe

Her Yer Her Yerde


 Ah bu tabir...

 Düşüncelerden kurtulabilmek için temizliğe sığınacağım birazdan ve takıntılarımı sonuna kadar kullanıp içinden çıkmayacağım boyuta kadar geldiğimde geri kalan kısmını üstün körü yapıp bitireceğim. Kendime daha şahane bir dert bulamıyorum açıkçası. Bütün hıncımı bedenimden alacağım, yoracağım onu.

 En son dün akşam müthiş bir soğuk vardı Uşak'ta. Şahane bir sis kaplamıştı ortalığı. Hava ile kendimi özdeşleştirip ona dokunabilmek için montumu üstüme geçirip öylece çıktım. Şalımı yanıma aldığım için kendime kızdım. Yüktü şimdi bana... Soğuk havanın hasta etme riskini göğüsledim. Korku ve hazları birlikte ağırlamak iyi geldi.

 Düşünmeye ara verdim. Çok gerçekçi bir rüya gördüm, herkese olur. Gözüme gelen bir şeyle uyandım uykumdan ve ölümü görmek üzere tekrar kapadım gözlerimi. Ölüyle konuşup şimdi senin sorgulanman gerekmiyor mu ne işin var üzerimde dedim. Öldüm ben soğuk yerde tutulmam gerekiyor deyip üzerime bıraktı tüm ağırlığını. Soğuk olan mekan benim bedenimdi. Bir yandan eğer varsa? sorgulanacaksın diye beynimden geçirmeden edemiyordum, rüyamda!

 Sonra...
 Susmuyor beyinler. Maddi olan hiçbir şey susmuyor. Susmuyor suskular, çığlıklar. Susmuyor hava. Soyut olan susmuyor.

 İstiyorum ki griye dolalım dumansız.



7 Aralık 2012 Cuma

...


 İçimde çığlıklar atıp feryatlar koptu istemsiz.
"Düşünüyorum. Sorguluyorum. Susmuyorum."
Sesimi anlıkta olsa kendim bile duyamadım öfkemden.
Dilimi sustursam da iç sesimi susturamadım kendime bir türlü.
Hiçbir cam parçası uyuşmadı mozaik oluşturmaya yeltendiğim aynama.
Bir poşetin içine sıkıştırdım parça parça düşüncelerimi.
Vurdum üstüne sert bir materyalle.
Biraz da duvara çarptım.
Parçalar oturacaktı bu sefer yerlerine.
Uyum sağlamayanı fırlattım bir köşeye.
Susmadı içimdeki isyankar ses.
Yeni bir mozaik yapmayı arz etti
Fikrime yatırdı bu ıslahatı.
Uslanmayacaktım işte!
Son olarak;
Edepsiz hayalleri ahlaksız değerlere yordum.
Değerlere tapan anlayamadı beni.

***
Bu da böyle gelen bir yazı oldu.

Kim Dedi Kim!?


 Yoğun geçen 10 gün sonrasında nihayet Uşak'a gelmiş bulunmaktayım. Epey bir yorgun ve yoğunum. Nereden başlayacağımı da kestiremeden aklıma esen yerden giriyorum konuya.

 Malum KPSS'ye girdim yazın. Eğer kazanırsam arkama bakmadan bırakıp gideceğim bu okulu sözde. Bayağı da alıştırdım kendime bu fikri. Puanım da fena değil hani. Hiç çalışmadan iyi bile almışım. ÖSS döneminde nasıl kazıdıysam artık beynime ömür boyu o yük bilgilerle dolanacağım. Çünkü asla gündelik yaşamıma uyarlayamadığım bilgiler. Uyarlama yetim yok.

 İnfaz koruma memurluğuna başvuracağım. Devlet elinde olan bilgilerimi tekrar istiyor benden. Bunları toparlayabilmek için epey çaba sarf etmem gerekiyor. Adliyeye gidip bir belge aldım sırada diploma fotokopisi var. Diplomam üniversitede olduğu için mezun olduğum liseme gittim. Bir takım müdürler değişmiş. İki bina idi biri imam hatip olmuş falan. Düz olanına gittim. Kalabalık bir ortamdı. Müdür beyi sordum gösterdiler "merhaba ben bu okuldan mezunum" dedim. Alaycı bir tavırla "ne güzel" dedi. "Memuriyete başvuracağım diplomamın fotokopisini almam mümkün mü acaba" diye sordum. "Gerekmiyor" dedi. İnfaz koruma için gerekli" dedim. Bu arada daha öncesinde ben adliyede uğraşırken annem okulu arayıp sormuş. Olumlu cevap vermişler. Ben de bunu dile getirdim. Müdür bey başladı müthiş bir kibirle "kim dedi size bunu kim dedi" diye beni azarlamaya. Ben de gayet sakin bir şekilde ciddileşip "peki beyefendi, sizinle anlaşamayacağız çünkü aşırı dik gidiyorsunuz, iyi günler" deyip çıktım. Ve diğer binaya geçip tanıdığım bir müdür yardımcısına derdimi anlattım ve bunun mümkün olmayacağını uygun bir dille anlattı bana.

 Beni azarlama yetkisini kendinde bulan müdüre içimden hakaretler yağdırmak geliyor. Ben bilgisizliğini bununla örttüğünü düşünüyorum. Zira açıklama yapmak hiçte zor değildi.

 Eğitimci? Gerçekten okurken ne derece vahim şartlar altındaymışız şimdi daha net görebiliyorum. Hani uzlaşım? Bürokrasinin adiliğini çok güzel sergiliyorsunuz da diyecektim. Böyle patavatsızlıklarım da vardır, çoktur. Uzatmak istemedim çünküsü beyefendinin statüsü batsın. Diploma gerekli değil diye bir de benimle iddialaşıyor. Ey Allah'ım, ey Allah'ım!

 Emin olamasam da bu beyefendi olacaktı. Fotoğraflar biraz farklı olabiliyor. İfşa etmekte bir sakınca görmüyorum. Tüm hakaretlerim içime aktı nasılsa.





9 Kasım 2012 Cuma

Ev Güncesi


 Geçmek bilmeyen bu hastalık boğaz ağrısını da beraberinde getirdi. Vücudum kendine biyolojik bir saat belirledi kafasına göre. Sabah 7 olmadan uyuyamıyorum ve akşam inat edip erkenden yatsam da saatlerce yatakta dönüp dönüp duruyorum.

 Camda kendime rastladım dün, aynaya bakmayalı da ne çok zaman olmuş. Bembeyaz bir yüz, hastalıktan kızarmış dudaklar, gözlerimin içi sarı. Alt tarafı camdı. Aynadan daha iyi yapıyordu vazifeyi.

 Menekşem de çiçeklerini soldurdu. Ev arkadaşım gitmiş ben kalkamadım o giderken. Sessiz hareket ettiğini anladım ama başımın ağrısına kalkamadım yataktan. Akşam üzeri çıktım dışarıda bir kase çorba ve yanında bir şeyler yedim. İyi geleceğini düşündüm öyle de oldu. Sonrasında tekrar hastaneye gittim. Bu sefer özele gittim. Yine enjeksiyon yaptılar ama bu sefer bayağı hissettim ve acıyor hala yürürken. Sonra Burcu geldi sağ olsun. Biraz dışarı çıkmak istedim o da kırmadı. Bir kafeye gittik orada da bir şeyler yedim. Erasmus'u kazandı  kazanacak o da. Daha kesinleşmedi ama dil sınavında birinci olmuş. Ortalaması düşük olduğundan biraz sektede. Bakalım ne olacak.

 Hiç kaldıramadığım muhabbetler de varmış diyorum. Hemen hemen her ortama uyum sağlarım. Beni çok aşan muhabbetse eğer susarım, sükunetle dinlemeye özen gösteririm. En fazla ne konuşulabilinir ki diye düşünürüm. Şu muhabbetleri kaldıramadığımı tecrübe etmiş oldum;

 Evlilikte kız büyük olunca zengin olunurmuş.
 Çocuk babaya benzeyince eşinin çok sevdiğinin göstergesiymiş.
 Çeyizinde bir takım eşyaların olması şartmış.
 "Kaynana", görümce üzerine atıp tutmalar.
 Günlük hayatta değil ama gezmeye giderken takılan altınlar.
 Çiftlerin birbirlerini kısıtlama durumu.
 Nefes alırken haber verme.
 Nefes verirken haber vermediğinin hesabının sorulması.
 Hesabın üzerine atılan trip.
 O kızla bu çocuk yakışmamışlar. Ona kalırsa kesin ayrılmalılar.

 Ne yani bu mu? Bu kadar kolay mı ya da bu kadar zor mu? Ben bilemedim. Akıl erdirmek de istemedim.

6 Kasım 2012 Salı

Ne Olacak Şimdi


 Sonunda kendimi hasta etmeyi başardım. O kadar da bakıyordum halbuki. Üç gün içerisinde 2 elma 4-5 adet de mandalina yedim. Meyve hiç yemeyen biri için iyi denebilir bu rakamlar. Peki ama bu hastalık da neyin nesi.

 Saat sabahın 6 buçuğu ben hala uyuyamadım. Eh bundan sonrasını da uyumamaya karar verdim. Birazdan gün hareketlenmeye başlar. Ben de hastaneye giderim belki.

 Başım fena halde ağrıyor. Gribin mide bulantılı olanını da hiç görmemiştim. O kadar da yoğurt çorbası yapıp içtim. Gamze de gelince ıhlamur yapırverdi bana sağ olsun ve bir mandalina daha tükettim. Ama bu hastalık epey nazlı çıktı.

 Şu saate kadar beynimi oyalamak adına bulmaca çözdüm biraz. Bu ara fena sardı zaten. Sonra telefonda oyun oynadım. O da dayanamadı şarjı bitti. Ama bu mide bulantısı geçmedi ve elbette baş ağrısı.

 Blog yazıp beynimi yine oyalamak istedim ama artan bir mide bulantısıyla daha karşı karşıyayım. Ne yapsam ki?

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ne Haspaymış


 Artık sıkılmaya başladım bitsin şu tatil. Öyle ki can sıkıntısına muzurluklar yapmaya başladım. Epeydir canımı sıkan hem cinsime edebiyat üzerinden edepsizlik ettim. Evet, yaptım ve pişman değilim. Neye benzedi bu. Yabancı bir söylem gelmedi bana. Artık bloga şiirlerimi koymuyorum niyeyse. Şiir herkesin sevdiği bir platform değil. Bundandır belki, bilmiyorum.

 İnsanlar çeşit çeşit. Benzeşmiyoruz diye, farklılığı beni sinirlendiriyor, varlığı rahatsızlık veriyor diye bulunulan ortamdan men etme hakkını kendimde görmüyorum. Fakat içimde şahsıma yapılmış saygısızlığı atamamışlığım var. Kendime hakim oluşuma şaşkınlığım bir de.

 Bir süre kandırdım kendimi ki bunu çok iyi başarırım. Kendimi kandırmakta üstüme yoktur. Bir çok insanı bilemem. Yapılan eylem bana yöneliktir ve zararı belki somut olarak da banadır fakat yapanı manen yoksunlaştırır. Damardan girmişim, buna kanmamam düşük olasılıkta.

 Olayın sıcaklığından olsa gerek pek düşünmüyorum. Geriye döndüğümde kendime diyeceğim yoksun kelimelerden birisi de izbe olacaktır. Sık sık maruz kaldığım mide bulantılarımın yegane sebebi bir insan oldu ne acı. Kanaatsizlikle itham edildiğimde hatta beni yok saymaya varabilecek kadar bir nefretle karşılaştığımda bile bu kadar incinmemiştim. Etki tepki. Birinde edip de bulmuştum. Etmeden bulmak da varmış nasibimde. Kıyaslamadım değil mi?

Haspa: Genellikle kadınları kızdırmak için kullanılan, anlamı olmayan alay sözü. Demiş sözlük yazarlarından biri. Şimdi evde kaldığım üzre arkadaşlarıma hep bizim evde cinsiyet ayrımı var hem cinsimiz olmayan giremez gibi şaka yollu kendimi ifade ediyorum. Şiirlerim de evim gibi oldu. Hem cinsim olmayan üstüne alınmasın demek sakıncalı ve yanlış anlaşılmaya müsait durumlar doğurabilir. Demiyorum. :) O kadar yazı üzerine şimdi merak ettim ne yazmışım şiirde. Buraya da koyayım.


Haspa


Sadelikten dem vurmuş yüreği kara
Hüzün açıklarında tümceleri fani

Sözü bala bulayıp
Sevgiden bahseden
İşte onu
Mazide imgelere sakladım
Adını arayışlarda zavallı
Çek kurtar bu riyadan
Arsız arzularınla

Kendini güne eş tutuyor
Cesaretine yandığım
Adaletinin terazisinde
Işığından kibirle
Ay’a ağız eğiyor
Karaltıdan kendi de şaşkın.



28 Ekim 2012 Pazar

İki Gün


 Dün gece epey bir geç uyudum. Tûba facede bir film paylaşmış. Bir başladım bir daha da bırakamadım epey de güzeldi film. Adı Siyah(Black). Bu sıra biraz film izler oldum ama filmlerin adını bilmeden izliyorum orası ayrı.

 Sabah daha doğrusu öğlen ev sahibim aradı. Daha ayılmadan aşağıda kapının önünde buldum kendimi. Düşünmüş etmiş et getirmiş sağ olsun. Yukarı çıktım et bana bakıyor ben ona. Ne anlarım yahu ben et doğramaktan. Annemi de hayatta aramam. Hemen başlıyor hani biliyordun sen demeye. Akşama hallederim diyerekten öylece bıraktım. Akşam da hemen oluverdi.

 Aldım eti elime bir baktım şimdi bunun tipi nasıl bir şey diye. Sırf et göndermiş sağ olsun. Küçük küçük küp şeklinde doğradım hepsini. Parmağımı da doğradım bi güzel. Ufak bir sıyrık sadece neyse ki. Koydum ocağa öylece. Fasulye mantığı güderek kendi suyuyla pişsin dedim. Baktım ki suyunu çekti su ekledim ben de üstüne. En son da tuzu koyarım diye hesap ettim. Bunları tasdiklettirmek için annemi aradım ve beni yanıltmayıp hemen söyleyiverdi hani biliyordun sen diye. Öğrenecekmişim de eve gidince yemeklerini yapacakmışım. Benim daha kendime hayrım yok bir anlasa. Tansiyonum bu akşam epey sıkıntılı sanırsam. Başım dönüyor sürekli gözlerimin önü de kararıyor. Fazla hareket etmiyorum ben de. Uyku ve beslenme bozukluğundan diye düşünüyorum ki şu son zamanlarda iyice saldım.
***

 Dün bunları not ettikten sonra kendimi kötü hissedip bilgisayarı kapattım. Ve sabah 6:00'ya kadar çile doldurdum. Neyim olduğunu tam kestirememekle beraber bir rahatsızlık bir huzursuzluk çöktü. Kalktım iki lokma bir şeyler yedim, yok yine de geçmedi. Sonra bir yemek kaşığını bile doldurmayacak kadar etten yemiştim. Onun dokunduğuna kanaat getirdim. Ne sevsem dokunur oldu.

 Gündüz yine aynı şekilde hissedince duş almaya karar verdim hastalık halinden kurtulmak amaçlı. Sonra devrim niteliğinde sayılabilecek bir eylem daha evden dışarı attım kendimi. Uşak'ın tek alışveriş merkezi olan Karun'a gittim. Orada bir şeyler yemeye kendimi zorladım sonra mağazalara biraz baktım öyle uzaktan. Migros'a girdim. Menekşem için toprak aldım. Seramik kap da aldım öyle görünce beğendim. Atıştırmalık bir şeyler de aldım. Sonra her çiçek reyonunun önünde dururken birinde kasım patı gördüm hem de beyaz. Artık benimdi o. Fiyatı da oldukça uygun. Aldım elime pek iyi görünmüyordu ama ben onu iyi etmeye gönüllüydüm. Eve geldim camın önüne koydum. Bir gün geçsin su vereceğim. Bir süre sonra da kabını değiştirmem gerekecek. Az evvel dikkatimi çekti böceklenmeye başlamış. :( Araştırıp bakacağım biraz ne yapmam gerekiyor diye, kurtarmam lazım bu güzelliği. Onun da bir fotoğrafını çekip geleyim. İlk halinin hatırası olsun.


Sonra eve gelirken karanlıkta başka yoldan gideyim dedim kestirme olsun. Az daha kayboluyordum. Erken fark ettim neyse ki. :) Gelince kendime yemek hazırladım. Menümde yayla çorbası var. Tamamen sallamasyon bir çorba oldu ama tadını beğenerek içtim ben. Yine kendim yaptığım için lezzetli geliyor olabilir.  Birazdan bir kase daha içebilirim ama korkuyorum o da dokunacak diye. Kendime rehabilitasyon uygulayarak geçti özetle günüm. 


25 Ekim 2012 Perşembe

Elektrikler Kesilince


 Geçen akşam acayip çok yağmur yağdı Uşak'a. Şimşekte çaktı bol miktarda. Sonra elektrikler kesildi. Bilgisayarın şarjı da 5 dakika bile dayanmıyor. Oturduğum yerde kalakaldım öyle. Ne bir adım ileri ne bir adım geri.
 Apartmandan sesler gelmeye başladı. Bir cesaret kalktım mum vardı baş ucumda onu yaktım. Korkudan tansiyonum hangi rakamlarda geziniyordu bilmem. Hiçbir şey olmamış gibi düşünmek istedim. Hastaydım da zaten. Çorba vardı onu ısıttım. Bitirdim hala gelmedi bu elektrikler. Bu binada neden jeneratör yoktu ya da her ne haltsa. Tekrar odama geldim, resim yapacaktım ben niye gitti bu elektrikler. Kitap da okuyacaktım. Sonra işim vardı şiir yazacaktım bilgisayarda yazıyordum hatta. Bulmaca da çözecektim hem.

 Bu şimşek de ne eğlenceli gelirdi Gamze korkarken. Gök gürültüsü olmasın yeterdi şimdilik. Hastaydım ben ama hem de evde yalnızdım elektriklerin gitmemesini gerektirecek kadar mühimdi bu unsurlar. Sonra şimdi kimi arayayım ben şimdi. Evi arasam telaşlanacaklar, üzülecekler. Telaşa da gerek yoktu üzüntüye de. Ama şu durum beni rahatsız ediyordu işte. Menekşeme baktım o da korkuyordu. Bunu böcek çıkabilir içinden diye düşünürken uydurdum. O masum bi canlıydı sadece. Böcekler neden masum değildi sonra?

 Ve daha nice evhamlarda dolanırken geldi benim beklediğim. Bilgisayarımı açtım ve film izlemeye devam ettim. Neler neler yapacaktım oysa.

24 Ekim 2012 Çarşamba

KAN


 Daha iyiyim bolca yalnızım. İyi geleceğini düşünüyorum bana.

 Menekşeme su vermiştim geçen gün. Karşılık vermiş bana şenlenmiş kendince. Artık yanımda dolandırmayı bıraktım onu. Koydum camın önüne. Güzel kıyafetler alacağım ona da evden çıkmayı kendime iş olarak görmezsem bir gün.

 Dün derse gittim. Kimsecikler gitmemiş, hocanın odasında oturduk iki kelam ettik sonra merkezde işi varmış beni de bıraktı sağ olsun. Sadece makas almak için girdiğim marketten bir adet sulu boya, resim kağıdı, resim kalemi ve makas alıp çıktım. Yazın Pınarım sulu boya yaparken elinden alıp saatlerce vermemiştim. Dur şu kısmını da yapayım şurası da var diye diye. Sonunda verdim ama. Orada görünce de dayanamadım aldım ben de. Bu gün oturdum başına. Önce netten baktımdı dün sulu boya yapmanın püf noktalarına.

 Kağıdı koydum önüme kan çizeceğim. Zorum ne gerçekten bilmiyorum. İnsan ilk neden kan çizmek ister hiç bir fikrim yok. Becerdiğim de söylenemez. Ama kan bu. Biçimsiz bir şeydir zaten. İyi bir kaçış noktası buldum gibime geldi. :)



 Çizmek de denemez buna. Her yer sulu boya oldu. Yüzümü gözümü geçtim artık bilgisayarıma kadar gelmiş. 

 Hüzün mevsimini açmış bulunmaktayım kendime. Sorun değil de işte tehlikeli sularda yüzüyorum bu sıra o biraz sıkıntılı. Uzaklaşmak için düşüncelerden yeni birini keşfettim onu okuyorum işte. 

 Öyle.

21 Ekim 2012 Pazar

Hastalık da Benim Bir Parçam


 Hastalıktan bütün gün yattım. Gündüz bir ara dayanamayıp kendimi dışarı attım. Hemen binanın altında eczane var. İlaç alayım dedimdi. Cumartesi olduğundan nöbetçi eczane aramak zorunda kaldım iyi mi. Kendimden bir haber yürüdüm çarşıda. Hatta bir ara dedim şimdi bayılacağım. Yalnızken daha güçlü oluyorum. Evde olsaydım Pınarıma bin naz yapardım ağzımın içine bakardı bir şey söyleyeyim diye.

 Sonra komşularımızda ne ararsak bulunur. Burada komşuyu ne tanıyorum ne görüyorum. Dün akşam kaç tane kapı çaldım hiçbiri açmadı. Evde yoklardı sanırsam. En son bir tanesi açtı. Elimde bir tabak üstü peçeteyle örtülü. Bunu kabul ederseniz sevinirim deyiverdim. En üst katta oturuyorum diye de ekledim. Karşımda bana şaşkın ama biraz da acır gibi bakan bir çift göz vardı. Tabağı da aldı sağ olsun, geri vermeyi düşünen bir havası da yoktu hay Allah. :) Ayakkabılardan anladığın kadarıyla bir kız bir erkek vardı evde. Kapıyı açan erkekti.

 Kendi halime acıyıp bu gün elma yedim. Hiç meyve sevmeyen ben hastalığa iyi gelir meyve diyerekten. Onu da ev arkadaşımla tee ne zaman almıştık hatırlamıyorum bile. İki film izledim beynim oyalansın diye. Akşam olunca kendimi biraz iyi hissetmek zorunda olup kendime çorba yaptım. Buraya kadar iyi hoş her şey de bir baktım evde ekmek yok. Ekmeksiz içtim ben de. Sıcak iyi gelir diye kendimi de kandırdım. Hiçbir şeye elimi de süremedim evde. Öyle sıkkın, bıkkın, keyifsiz bir gün geçirdim.

 Hala daha keyifsizim.

18 Ekim 2012 Perşembe

Yalnızlık Belirtileri


 Yazma saatim yaklaştı mı ne?

 Bu gün çarşamba pazarına gittim ve yine kendimle alay ettirttim bir ton. Öğreneceğim elbet. Geçsinler şimdi pazarcı teyzeler amcalar alayını.

 Gittim bu gün daha güzel bir fasulye kestirdim gözüme eğer çabuk pişmezse haftaya geleceğim soracağım hesabını da deyiverdim. Bana demez mi tamam mavi ojelerinizden tanıyacağım sizi diye. Güldüm geçtim ben de. Pembe domates aldım, Uşak'ın meşhur. Lahana aldım ama yapmasını bilmiyorum. Sırf eve boş gitmemek için aldım. Salataya koyarım belki lahana dolması da yaparım diye. Börülce aldım, brokoli, pirinç, meyve suyu bir de. Tabi markete de uğradım hepsini alabilmek için. Pazardan eve gelip tekrar çıkmam gerekti.

 Pazardan dönerken kuaföre uğradımdı, oradaki kadından lahana sarmasının tarifini aldım. Marketten dönerken de çiçekçinin önünden geçiyordum tam menekşe alacaktım uzun zamandır aklımda idi gördüm işte. Dedim menekşe alıcam. Benim de öyle dan diye girmelerim vardır ki sormayın. Kadın önce durdu biraz sonra tamam dedi. Ne renk olsun deyince beyaz dicektim tam sonra durdum dedim menekşe dediğin mor olur. Sonra bir kaç soru sordum aldım ve çıktım evime girdim nihayetinde bu gün bir daha çıkmayacağım bu yazıda evimden söz. :)

 Geldim yemek hazırladım kendime sonra da temizlik yaptım. Yorucu bir gün oldu benim için. Hafta sonunda gibi hissettim kendimi. Okul olmayınca öyle oluyor. Biraz televizyon izledim sonra odama geçtim. Ev arkadaşım da yok, erken başladı tatile.

 Ben nereye menekşem oraya bu akşamlık. Kendimi bakırköydekiler gibi hissediyorum. Yine de canlı bir varlıkla konuştuğumdan durum belki kurtarabilir de. Benim sevme üzerine. Çiçeğe "menekşeemmm!" diye bağıran bir bayan düşünün. Ya da düşünmeyin. :) En kısa zamanda bir isim bulmam gerekecek. Daha evvelinde bir sümbül almıştım solmuştu. Çok üzülüyorum ben ya. Ölmesinler. Sonra yarın gidip beyazını da mı alsam.


17 Ekim 2012 Çarşamba

Size amca diyebilir miyim?


 Sosyalleşme çalışmalarına başladım. Bu gün diğer günlere oranlarsam eğer dışarıda geçirdiğim saat toplam bir ay kadar denebilir.

 Yaptığım da bir şey olsa. Burcu geldi konuştuk ettik dışarı çıktık yemek yedik oradan bir kafeye gittik okey oynadık eve geldim. Ama bu kadar değil. 3 kişilik oynadığımız okeyden ne olacak. Çocuklarıma haber ettim gidem bir yerlere diye bize gel dediler. Onlarda varmış okey takımı. Özge'yi de aldım onlara gittim ben de. Eğlendik epeyce. Bayram geliyor tabi. Herkes evlerine gidiyor. Ben buralarda bi gariban. Aslında bayramda binadaki komşularıma uğramayı düşündüm. Sonra bu fikrimden bir anda vaz geçtim. Niye mi? Şimdi acıyan gözlerle bakacaklar. Yazık buralarda bayramda ailesinden uzakta okuyor. Ah yavrum vah yavrum. Kendimi birden bu tablonun içinde hayal ettim de. Yolda izde görürsem ne âlâ. Yoksa yok kapısına gitmek kimsenin. :)

 Evet geleceğim şimdi anlatacağım şeye. Şiir yayınladığım sitelerden birinde amcanın biri çıkmış bir haber yayınlamış ve üstüne hakaretler yağdırmış. Haberin konusu kısaca şöyle; işte güzel yurdumun bir yerinde bir üniversite de mi ne istiklal marşı okunmuş öğrencilerden bazıları da ayağa kalkmamış. Abimiz de bunun üzerine vermiş veriştirmiş.

 Yorum yazdımdı ben de. Şimdi söyleyeceklerimden ötürü bu sayfada kınanacağım ama ne kadar umurumda diye başlayıp nasıl bir zihniyete sahip olduğunu gerçekten anlayamacağımı belirttiydim. Bir de kin kusulmuş sayfada konuşmak için yeterli sakinliğe sahip değilsiniz dedimdi. Yalan olmasın tartışmak için demiştim. Sen buradan tut tartışılmaz bu konu deyiver. Yazık. Gülüyorum şahsına ve evlatlarının haline. Bir de siyaset bilimi okumuş. Valla bu üniversite okumak bir halt değil. Neyin ve kimin vicdanısınız sorumun cevabı verilmedi kendisince. Bu bakış açısıyla verecek çok güzel bir cevabı olacaktır ama ben kendisini asla onaylamayacağım. Bir konuyu tartışmaya açmamak demek, ya da biraz daha ayrıntıya inersek seçme hakkına sahip olmadıklarımız için övünme iç güdüsüyle hareket etmek demek "ben düşünemiyorum, yıllar evvelinden benim yerime düşünülmüş kararı verilmiş ben de uymak zorundayım sen de uymak zorundasın uymak istemiyorsan gidersin demek". Bu ne demek böyle? Burası herkese açık bir yer. Buyursun gelsin okusun blogumu. Bak hem tartışmaya açık benim blogum. Her konuda tartışılabilir. Ben de kısıtlama yok. :) Senin için büyük sorun var yalnız amca. Buranın tribünü epey küçük. Oynasan pek fazla rant elde edemezsin, uyarmadı deme. Sitede de yazdım duvarıma blogun adını merak eder de gelirse görür yazdıklarımı. Bir yerlerde okumuştum "beyin kabızı ağız ishali" diye. Ettiği hakaretler ve katı söylemleriyle ben epey uyuşturdum bu sözü. Sizin görüşünüz kendinize. Ne hali varsa görsün. Bu neslin de sonu gelecek inanıyorum ben. Ne kalmış ki şunun şurası 50 olmuş. Bir elli de çocukları olsa bir asırcık ömrü kaldı. :)

 Not: Vatan haini falan değilim. Kalksalarmış iyiymiş. Kalkmadılar diye küfre batacak değilim.


16 Ekim 2012 Salı

Soslu Makarna


 İstanbul'da iken daha fazla blog yazıyordum. Nedenini düşündüm ve bulmakta pek de zorlanmadım. Her saniye bir olay. Hayat çok hızlı orada. Adım atsam olay gözlerimin önünde. Hatta adım atmama gerek bile yok. Dışarıdan gelen bir ses, apartmanda yaşamanın vermiş olduğu olanakla çok sayıda hayatlara kulak misafirliği vs. Bunları çoğaltabilirim fakat komşularımızın özel hayatlarını blogumda ifşa etmesem daha iyi olacak.

 Ne yazacaktım şimdi aklımdan uçup gitti. Devam edeyim belki gelir.

 Akşam üzeri facebookta kuzenim ablasının nişan görüntülerini paylaşmış. Kardeşimi gördüm ve onu çok özledim. Kardeşim diye diyorum çok tatlı. Artık büyüyor tabi. Kendimi emektar gibi hissediyorum buna tanık oldukça.

 Bu gün sevdiğim bir hocamın dersine gittim. Artık derslerde sözlü katılım göstermemeye başladım. Bir yararı da yok zaten. Kuzular gibi oturup dinliyorum sadece. :)

 Dinledim iyi hoş. Durakta indim evime yürürken takı toka satan yere girdim. Çıkamayacağım diye çok korktum bir ara. Neyse ki hep ihtiyaç aldım. Gerçekten öyle.

 Eve değil direk mutfağa girdim. Bu günkü menümde zeytinyağlı fasulye vardı. Buranın suyundan toprağından mıdır nedir çok uzun sürüyor fasulyelerin pişmesi. O pişene kadar ben karnımı doyurdum bile. Ev arkadaşım geldi ona yedirdim fasulyeyi. :)

 Olacak olacak öğreneceğim ben bu işi. Makarnaların sos icatlarını tüketmiş bulunmaktayım. En son geçen gün lor peyniri vardı evde. (Öğrenci evindeki peynire bak sen.) İşte o peynirden koyacaktım makarnaya. Cam bir kaba koymuştu ev arkadaşım (Gamze). Dolaptan aldım tam masaya koyacaktım ki elimden kaydı ve tuzla buz oldu. Durdum bir kaç saniye öylece izledim. Sonra onu bırakıp yemeğimi yemiştim. Biraz dinlenip keyif yaptım sonra da temizledim. Bu genişliği hayatımda bir daha elde edemem öyle ya. :) Elimi kesmiştim sonra da yemek yaparken elimi yakmıştım. Buna beceriksizlik mi deniyor sakarlık mı? Ben dikkatsizlik diyorum müsaadenizle.

 Aman konu nerelere gelmiş ve ben hâlâ asıl ne yazacağımı hatırlamıyorum. Can sıkıntısından kendimi yazmaya verdiğimi de fark eder oldum. Şöyle düşünüyorum aslında. Boş durmaya da alışacağım günler gelecek. Öylece duracağım. Dururken düşünmeyi de durduracağım. Mümkün olmasa da bu en azından çok fazla irdelemeden, beynimi yormadan düşüneceğim. Güzel olacak.

 Ne diyordum ben. Soslu makarna. Bırakmam peşini daha çok işimiz var.

 Not: Özel numaradan arayan yaratı iyi misin? Söylediklerim üzmedi umarım. Senin için endişeleniyorum. :)


Görüldüğü gibi işte, meleğim. 

15 Ekim 2012 Pazartesi

Nezaket Abla


 Efendim bu nezaket dediğimiz kurallar bazılarının can dostuyken benim hiç yakınlarımda oturamadı. Ne o beni sevdi ne ben onu. Düzeyli bir ilişkiye sahiptik. Ben arada çizgiyi aşsam da yuvarlanıp gidiyorduk işte.

 Yuvarlanırken "akacak damar kanda durmaz" söylemine sığınıp en fazla burnum nemalanıyordu bu vakadan. Tabi kime göre neye göre nezaket bunlar da mesele benim için. Her girilen ortamın raconunu bilmek kadar yorucu bir şey olmasa gerek.

 Geçen hocamın bir tanesi geldi derste kaymakam mıdır vali midir her ne haltsa. Arabasına binmiş oturma yeri de değişiyormuş bu mahlukların. Hocam yanlış yere oturunca mevki sahibi beyimiz rencide etmeden söyleyivermiş de kriz çözülmüş sözde. Yemişim yerini!

 Bazen en temel nezaket kurallarını hiçe saymaktan büyük haz duyuyorum. Öyle ki bazılarının deyimi ile koskoca iş adamı, patron(!) beni görünce geçiştiren bir "merhaba, naber" dedi ve cevabı dinlemeyeceni bildiğimden iyiyim sağ olun deyip kesip attım. Normal gibi duruyor fakat daha sonralarında bunu huy edindim ve hiç halini sorma gereksinimi duymamaya başladım. Ve bu hareketimi sağlam bahanelerimin üstüne bir güzel oturttum. Müsait bir ortam oluştuğunda bile sormadım. Sonra çok kaba biri olduğum gerçeğini kabullenmem gerekti. İçimden gelmediği müddetçe öyle zannediyorum ki bıcak zoruyla sorarım o soruyu.:)

 Niye bunu anlattım şimdi ben. Ne bileyim?

 Nezaket ablaya sinir oluyorum. Neyse ki şu sıralar hiç yanıma uğramıyor sağ olsun. Ama bilinç altımdan bayramın yaklaştığına dair sinyallar alıyorum. Mühim değil, bu bayramı Uşak'ta geçireceğim. Planım şimdiden hazır. 1. gün evde duracağım. 2. gün evde duracağım. 3. gün ekmek almak için çıkacağım. 4. gün evde duracağım. Bayram kaç gün? Hızımı alamadım bi an. Harika bir bayram planım var kıskanmayın çabalayın sizin de olsun.

 Akşam üzeri saçlarıma bir türlü normal insani saç görüntüsü veremediğimden ördüm, en azından kızsal durdu. Hava çok güzeldi. Ne sıcak ne soğuk. Bankamatiğe gidip kiramı çektim. Dönüşte markete uğradım, oradan manava ve oradan da bakkala. Keyfi bir akşam turu oldu benim için. Pazar gazetemi de aldım geç olsa da.

 Eve geldim ve artık sade pilav harici bir yemek yaptım. Mantarlı pilav. Yaratıcılıkta sınır tanımıyorum. Mantarların birazını pilava katıp birazını ayırdım. Ayırdığım kısmın üstüne de yumurta çırpıp kaşar serpiştirdim biraz da nane, yanına da ayran. Pilavdan hiç yiyemedim sadece tadına baktım. Hemencek doyuyorum zaten. Hep derler ya. Ya da demiş olmalarını umuyorum, kişi kendi yaptığı yemeği beğenirmiş. Benimki de o hesap oldu. Hep yapıyorum pilav da bu sefer başka güzel düştü.

 Bu gün beni gizliden arayan arkadaşa iki kelam edeyim bir de. Seni bulabilirim. (Kuzenim Turkcell'de çalışıyor.) Ama senin için zahmete kalkışmam. Şimdi diyorlar ya hani. Neyin kafasını yaşıyor bunlar anlayabilmiş değilim. Hadi özelden arıyorsun niye susuyorsun. Konuş neyse derdin söyle. Sesimi dinliyor güya. Ne yani romantizm mi oldu şimdi. Ya da heyecan mı duydun. En olmadı tanıdıksan eğer anıların mı depreşti. Saçma şeyler bunlar. Çocuk işi bile demiyorum, artık çocuklar bile tenezzül etmiyor hani böyle şeylere. Ahmak!


13 Ekim 2012 Cumartesi

Uşak Günceleri


 Enteresan bir rüyayla başladım güne. Çocuk sevdigim ve şu an daha hatırlayamadığım bir sürü mesaj içerikli bir rüya. Hayra yordum mu yormadım mı bilmem uyanırken. Tek düşüncem kahvaltıda ne yesemdi. Kaldı ki yorgun uyanmıştım.

 Kendimi oyaladım bir süre. Bir kalem iki allık dokundurup yüzüme çıktım evden okula gitmek üzere.

 Yol üzerinde çalışma vardı. İnsanların kendilerini tehlikeye atıp koruma bariyerinin üstünden atlayıp geçtiği yoldan geçmek istemedim. Seyir halinde devam eden araçların arasından yürüdüm. Hiç olmazsa adrenalin biraz daha savunmalı olurdu. Durağa az kala sağsağlim bindim minibüse. Küçük şehir malum minibüsçülerin simasına aşinayız. Daha evvel yeni bir aracı kullanıyordu bu şoför. Orta yaşlarda hatta genç denebilir. İlerliyoruz Uşak'ın ara sokaklarında. Duraklardan birinde iki tane ev hanımı yolcu aldı. Tanış çıktılar sonrasında. Okulun durağında çalışan şoförlerden birinin eşiymiş. Sonra konuşmalardan anlıyorum ki çeşitli tatsızlıklar yaşamış durakta. Kadın "sığamadılar durağa" dedi manidar bir sesle. Daha sonrası para meseleleri işte. Otobüs ilerledikçe dolmaya başladı. Aman Allah'ım bu ne kokudur. O parfüm şişesini resmen üstüne boşaltmışlar! Baş ağrısı ile girdim derse.

 Dönüşte tırlarla beraber yolculuk yaptık. Birinin arkasına atlayıp gidesim geldi. Sözde özgürlük adına.

 Bu akşam dışarıdan bir şeyler yedim. sonrasında da kendime pasta ısmarladım. Evime geldim tam dinleneceğim. Kabında olan telefonumun minicik açık kalan yerinden ışığının yanıp söndüğünü gördüm. Dersten sonra sessizden geri almayı hep unutuyorum. Yatak aldımdı tee kaç gün önce. Onu getirmişler. Adama epey bir söylendim. Gündüz getirmelerini istemiştim özellikle. Neyse yatağım geldi en nihayetinde. Onu yerleştirdim yoruldum çok.

 Sonrası da aynı işte.

30 Eylül 2012 Pazar

Patırtının Dik Âlâsı


 Uşaktan bildiriyorum yine. :)

 En son bir bakıyorum Bilgen'de kalmışım. Kitabı hemen bitirdim. Eleştirisini de yapayım şimdi. Teknik açısından takdirlerimi sunuyorum. Kullanılan dil, uslup, anlatım vs. çok iyi. Okurken sıkılmadım, kendime öğütler aldım yazım konusunda. Kitabın adı Kürk Mantolu Madonna bu arada. :)

 Şimdi olaya gelirsek. Tutturmuş gidiyorum erkek dediğin höt desin arada bir gürültü patırtı çıksın. Kitabın baş kahramanı doğası gereği çok pasif geldi bana. Bir de demeden edemeyeceğim. Yani bir dönemin sıkıntısı bu. Sıkıntı demem ne derece doğru tartışılır. İfadelere takılmadan derdimi söyleyecek olursam. Benim sıkıldığım durum şu ki, yasak olan ve sadece bir kere yaşanan bir birliktelik ve yıllar sonra öğrenilen bir evlat. Beklentim ne kitaplardan onu da bilmiyorum ya. Kitabı çok beğendim. Bu durum da tuzu biberi olsun. Son olarak bu konuda anlaşamadığım biri olursa şayet burçları suçlama kararı aldım.

 KPSS'ye girdiğim günün akşamı bindim otobüse ama ne işkence. Tam iki saat gecikti otobüs. Köprüde trafik varmış. Hem çok üşüdüm hem de firmadaki yetkililer eşyalarımın hassaslığı konusunda sağ olsunlar pek yardımcı oldular! Sağ sağlim gelebildim eve neyse ki. Tam üç gün temizlik mi sürer ya. Fena halde yoruldum.

 İstanbul'da yazamadığımın acısı çıkmış olacak ki blogu unutup şiire verdim kendimi.

 İki gün evvel de korku filmleri benim evde idi. Evde tekim az kala aklımı kaçırıyordum. :)

 Benim klasiklerimden biri dolabın üstüne ayna yapıştırmaktır. Her gittiğim yerde izleri mevcut. Bu sefer kapağının içine yapıştırayım dedimdi. Akşam oldu. Zaten tıkırtılar sinirlerimi bozup duruyordu. Binada kapı açılsa benim kapı açılıyor sanki. Ses o derece yakınımda. Neyse. Önce bir patırdı geldi çok yakından. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Off korku filmleri! Hep onların eseri. İzlemeyecektim işte çocukken. Ardından daha büyük bir patırdı gelince yatağın içine nasıl girdim hatırlamıyorum. Aynanın düştüğünü anladım ama kalkıp bakmaya cesaretim hiç olmadı. Öyle uyku uyanıklık arası 2 saat geçirmişim. Korkudan susamışım bile. Gündüz olunca epey alay ettim kendimle ama dün akşam ezanı okununca başladı yine evham dolu saatler benim için. :)

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bilgen İle


 Benim söylediğime itiraz edip de aynı şeyi ısıtıp önüme koyan ve söylerken ufacık bile yaratıcılık göstermeyen insanın varlığına şükranlarımla.

 Faydalı olduğunu düşündüğüme alayla tepki verene gözlerimi yumarak bana faydası olana akıl yoracağım şimdi.

 İş hayatında hiç bu kadar fazla teşekkür almamıştım. İş arkadaşlarımdan Bilgen'e çok ama çok teşekkür ederim. Son zamanlarda her şeyin maddiyat olduğuna artık ben de kandım. Maddiyata da bir anlamda da kandım.

 Pazar gününden beri hastayım. Rahatsız edici bir baş ağrısı yakamı bir türlü bırakmıyor. Üstüne boğaz ağrısı da eklenince kulaklarıma sıra gelmeden sağlık ocağında aldım soluğu. Doktor hanımdan da ricada bulundum. Gömülü dişlerim var benim. Uşak'a ders kaydına da gitmem gerekiyor. Rapor yazar mısınız bana diye. Sağ olsun hemen kabul etti. Okulumu aradım, eğer sistem değişmedi ise sorumlu hocamla beraber oraya gitmeden halledebileceğiz konuyu. Doktora da minnettar kalacağım.

 Dün yine lise arkadaşlarımla son buluşmalardan birini yaptık. Didem'de kaldık. Onların da ders kayıtları vardı ve sistemin abukluğundan onlarda nasiplerini almışlardı. Akşama doğru pes edip kendimize vakit ayırdık. Üzerimde epey bir kırgınlık olmasına rağmen yanlarında olmak istedim ve hazır çiğ köfte yoğurduk. El emeği göz nuru. Midemle bozuştuk biraz ama büyük bir sorun çıkarmadı bana. Onu duymazdan geldim de denebilir. Eski videolarımızı izledik yenilerini ekledik. Güzel vakit geçirdik. Ben harç paramı yatırmak için eve erken gelmem gerekti. Zaten kırgınlığım da epey arttı. Eve gelir gelmez tutuşturdum babamın eline iki güzel söz bir öpücükle sağ olsun hemen gitti yatırdı harcımı. Bankaya gidip sıra bekleyecek gücü göremiyordum kendimde.

 Eve geldim karşımda sehpanın üzerinde mavi poşetimsi bir şey duruyor ama hiç ilgilenmiyorum. Pınar'ın bir şeyleridir diye düşünüyorum fikrimce. En sonunda sormak aklıma düştü. Pınar Bilgen abla sana göndermiş deyince hemen tahmin ettim ne olduğunu ama böyle bir şey yapacağı da aklıma gelmemişti. Okumak istediğim bir kitabı bana hediye etti. İçine de yazdığı not epeyce utandırdı beni. Gören de yazı yazanın ben olduğunu sanır.

 Bilgen'ciğim çok sevindim mutlu oldum ve daha nicesi. Tekrar tekrar teşekkür ediyorum.



8 Eylül 2012 Cumartesi

Şikayetten Yola Çıkarak


 Şikayet nedir?

"Bulunan durumdan, yaşanılan olaydan, muhattap olunan kişiden memnun olmadığını, rahatsız olunduğunu dile getirme" demiş bir sözlük yazarı. Yani evet kast edilen hemen hemen bu. İlla da bir kitabi bilgiye sahip olmak gerekmez. Zaten benim kasıtlarım problemli, isteyen istediğini anlıyor kafasına göre yorup edinimler kazanıyorlar benden önce başkalarına danışıp şikayetlerini zorlamazsam eğer belirtme zahmetinde bulunmuyorlar. 

 Şimdi vaktinde belirtilmeyen şikayetiniz büyüyüp büyüyüp çığ olarak size dönecektir. Gelin hemen söyleyin kurtulun. Geç gelen şikayet üzerine eylem beklemeyin kılımı bile kıpırdatmam. 

 Sonra uslup..

 Bu konuda benden daha problemlileri de olduğunu gördüm ya ne gam. Ağız burun eğerek ifade etmekte hiç başarılı olmuyorsunuz bilginize. 

 Kabulümdür ben de biraz agresif takılıyorum. Ama bu konuda epey bir ilerleme kaydettim. Azalacak azalacak. Ben yaptım olacak. :)

 İş çıkışı ve ben yine çok yorgunum. Kafamda yazacak çok şeyim var ve okumam gereken konular. Ve ağrıdan hissizleşen belim var bir de. 

 Cümleleri bile toparlayamıyorum ama yazacağım. Kesin kanaat getirdim para, insanlığı satın alalı epey olmuş. Yadırganmayacak hale gelmiş bu durum. Mevkinin önemi maneviyatı elbetteki geçmeli değil mi!?

 Demem odur ki; madde ile mana dünyasında maneviyatı tercih ettim diye maddenin içinde dolanmayın. Mevki manevi kazanımlarınızın ödülü mü? Her ödül kullanılmaya layık mı üzerinizde? Sesimi duyan var mı? 

 Sakinim ve yanlışımı düzeltmeye gönüllü arıyorum. 

 Kalzinol, dejenfektan, kolonya, alkol karışımı kokularına maruz kaldığım çok belli oluyor mu? Neyse ki son iş günümdü. Sevgiyle selam olsun herkese.

7 Eylül 2012 Cuma

Sayın Konsantre


 Sevmek çok şey demektir.

 Uzun yıllardır konsantrasyon problemi çekiyorum, farkındayım. Farkında olmak keşke bir şeyler kazandırabilseydi bana.

 Hep diyorum şunu çalışırken konsantre olamıyorum, aklım dağılıyor, kafam başka yerlerde. Bir türlü derdimi anlatamadım. Yeterince çabalamamakla suçlandım hep. Çaba gereken noktada konsantrasyon eksikliği yaşanamaz mı? Şimdi yine farkına varıyorum ki çaba denen şey dikkat gerektiriyor ve yer yine sayın konsantre'nin kapısına çıkıyor.

 Şu noktada akıllı taklidimden fire verip biraz kendimi irdeliyorum. Kalsin tozunu yanlışlıkla kalzinole boşaltırken kafamda bambaşka bir şey düşünüyordum ve şu an kafamda hayal kurmanın bile bedeli olduğunu düşündüğümden o an ne düşündüğümü hatırlayamıyorum. Çok daha zor olanı yapıyorum yani normal düşünenlerden.

 Kararlıyım bu problemi artık çözüp etrafımdakilerin yargılarıyla vakit kaybetmeyeceğim. Sonucunda bir şeyler elde edip iyisiyle kötüsüyle mevki sahibi olduğumda kazananın ben olmayacağını belirteyim.

Yine kafam başka bir meseleye takıldı ki her takılanı yazamadığımı düşünürsek saniye başına ne kadar çok düşünceyle savaştığımı gelin siz tahayyül edin.

 Günler önce saniyelik düşünceler arasında şu konsantrasyon meselesini internetten okuyup bir çözüm getireyim artık diye düşünmüştüm. Bu gün bir çok sitede dolandım. Hayal kurmaktan vazgeçip işinize dönün diyordu. Hayal kurmayı ödüllendirin kendinize gibi bilgiler okudum. Üzüldüm. Sonra dişlerimin yatay olmasının sebebini çokta uzaklarda aramamak gerek öyle değil mi? Çalışma stresi altında kurulan hayalin yan etkileri.

 Söylenecek o kadar çok şey var ki. Hepsi saniyelik akışlarda kaybolup gitti. Şimdi dünki hastamı sükûnet içinde bekleyebilirim. Az düşünmeye çaba göstererek. :)

6 Eylül 2012 Perşembe

Bunu da Yaz


 Yazıma başlarken hemen unutmadan söyleyeyim iki adet gömülü yirmilik dişe sahibim. Çok korkuyorum. Bu tür ameliyatları izlemek hobilerim arasında yer alırken ve asistanlığını yaparken şimdi ne yani hasta ben mi oluyorum.

 Öyle korkmayın gibi avutucu sözler söylerken hastalara tamamen atıyordum. Nasıl korkmasın insan. Oradan bildiğin operasyonla kemik parçası alıyorlar. Korkun. :)

 Zaten bu gün de cerrahi vardı klinikte. Yorgunluğumu tarif bile edemiyorum.

 Bayan hastalar lütfen karşı cinsinize sahip olan hekimlere asılmayınız. Çok komik oluyor, anlaşılıyor. Orada görevli dururken kapıya yaslanıp "... Beyy ben geldim" demeniz hiç bir anlam ifade etmiyor. Hastadan kafasını bile kaldıramayan doktora sahibiz neyse ki. Tabi orada çok aşağılarda neler düşündünüz bilemeyeceğim sayın referansı sağlam olan hasta. 

 Şimdi prosedürler ve ben farklı şeyleriz. Yani öyle olmayı umuyorum, demem o ki: Hastalara gülmeli. Yani hastadır, yazık. Ama bu hastaların pek hasta psikolojisi yok. Geldiklerine aşırı memnunlar. Klinik alış veriş sonrası defile yeri değil. Aldığın ayakkabıları git evinde dene!
 Bu defile ve memnuniyeti söndürmeli değil mi Bilgen Hanım? :)  İşleve evvela hekimden başlamalı ve idman öncesi moral bozukluğu yaratmalı. Oluşturmalı mı demeliydim? Randevu saatini geçiren hastalara günün özel koşullarından dolayı bakılmayabilinir. En nihayetinde asistanlarda etten kemikten yaratılardır. Danışmanımız Arife'nin beyni olmayı tercih etmezdim. Benim beynim hastalara isyanda. Klinikte başıboş dolanan hasta yakınlarına tahammülüm yok. Sonra bak peşime takılıyorlar. Bu adem oğlunun beyni bir garip çalışıyor. 

 Demem o ki Bilgen'in hekimimize olan feryadı benim yüreğimi dağladı. Hasta yakını yani yarın hastam olacak kişinin sahte gülüşlerimle canına okudum. Sen yüreğini ferah tut. Ben olsam beni oracıkta boğmak isterdim. O kız da istedi muhtemelen. 

 Yazı içi not: Doktor, avukat bıdı bıdı.. olunca hiçbir şey değişmiyor. Adem yine adem.

 O değil de iki tane gömülü dişim var. Canım çok sıkkın çok. :) Dişlerim de ben gibi düzene karşılar. Güzel güzel çıkacaklarına yan gelip yatmışlar. Olan olmuş artık ne yapalım. 

 Arifeciğim önlüğün için çok teşekkür ederim. Biraz geç oldu ama. Bir de yarın sabah yıkanmak üzere aletler beni bekliyor. Bunu da yazdım. :)

 Bilgen'im, dinli imansız mı diyecektim; dinsiz imanlı mı? Hay Allah. :)

3 Eylül 2012 Pazartesi

Bozuk Tartı ve Börülce


 Geçen gün tartıldımdı. Bir baktım ki tartı ciddi ciddi 44'ü gösteriyor. Ne yalan diyim sevindim. Yaşasın kilo vermişim diye. Zaten uzun zamandan beri yemek yiyemiyorum.

 Annem yemeye yemeye küçüldüğünü iddia ediyor midemin. :) Zorla bir şeyler yedirmeye çalışıyor. En son 3 yıl önce böyle girişimlerde bulunurdu. Çok zayıf bir çocuktum ben daha da evvelinde.

 Duş alma günleri benim için pek keyifli geçmezdi. Annem hep azarlardı hiç yemek yemiyorum diye. Bir de "vurmaya bile yerin yok, korkuyorum kırılacaksın diye" derdi. Bilinç altımda dayak yemeyeyim diye yemek yememe durumu olabilir mi ki?

 Her ne ise. Bir ara o kadar zayıftım ki üstüne ameliyatlarım da gelince mama vermişti doktorum bana. Süte karıştırıp içiyordum zorla. Her kontrole gittiğimde doktorum kilo almayacaksın diye ikaz etmekten de geri kalmazdı hiç ama.

 Allah'ım bir de komşumuz vardı. İş yerindeki bir bayanla aynı dönemde aynı ameliyatları geçirmiştik. Gelip gidip bize onu anlatırdı. Yok şu kadar kilo aldı, yok şöyle toparladı, böyle iyi. Bense haftada bir yarım saatlik yolu bile yürümeye üşenip bir tabak çorbayla doyardım. Doyuyordum işte ne var.

 Sonrasında duydum ki kadın çok fazla kilo almış, doktorunun uyarısıyla spora başlamış. Benim bir bildiğim varmış da kendimin bile haberi yokmuş. :)

 Konu nereye gitti yahu. İşteydim işte.

 Dolaplardan birinde bir asistan önlüğü zar zor buldum geçirdim üstüme. İki tane ben girer önlüğün içine ama ne yapalım bahtıma o çıktı. Kardeşim epey dalga geçti benle, bir de "abla sen kilo mu aldın" deyince önlüğün biletini kestim ve dolaba geri astım. Sonrasında daha küçük ama yine bana büyük gelen bir önlük bulup onu giydim. Pınar Hanım'dan vizeyi alınca içim rahat etti. "Çöp kadın" diyor bana iki gündür. :)

 İyi kötü geçiyor iş yerinde saatler. Bu akşam üstü pek bir hareketli oldu ama. Zira peşime takılmayan bir hasta yakını kalmıştı o da oldu. İnsanlar da tepkileri doğru tartabilse keşkem. Adım Hamide efendim. Ümraniye mevkisinde bir diş kliniğine giderseniz size gülümseyen bir asistanla karşılaşınca kanmayın. Garip manalar çıkarmayın. Tamamen prosedür gereği. Hatta arkadaşlar bir anda gerisin geri ciddileştiğim konusunda alay ettiler benimle. Durum bu kadar ciddi.

 Hasta yakını beni göz hapsine alınca çıkış saatim geldi hazır kaçayım dedim. Zira abisine içeride doktorumuz işlem yapıyor çıkması olası değil diye düşündümdü yanılmışım. Benle beraber iniyor merdivenlerden...

 Eve geldim annemle iki kelam ederkene telefonum çaldı. Açtım. "Buyrun" dedim. "Kiminle görüşüyorum" dedi karşı taraf." Hamide ben siz kimsiniz" dedim "Kamuran ben tanımadın mı" dedi. "Hayır kimi aramıştınız" dedim. "Hamide sen beni tanımadın mı şimdi" dedi. Düşünüyorum şimdi annemin yakınları var ama ne sesi benziyor ne uslubu. "Sen şimdi görümceni tanımadın mı" deyince "hayır" dedim ben de. :) Kadın çok fena halde bozuldu ve telefonu yüzüme kapattı. Azıcık daha bekleyeydi hanım efendi evli bile değilim ben ne görümcesi diyecektim. :) Gelin görümce kavgasına sebep olmamışımdır umarım. Yarın arasam mı diye düşünüyorum. Unutmazsam arayayım hatta. Yazık.. :)

 Telefonu da yüzüme kapatması çok zoruma gitti ayrıca. Ne var yani tanıyamaz mı. :)

 Son olarak tartı yanlışmış ya. Ama yine de kilo vermişim. 3 kilo eksik tartmış beni tartı.

2 Eylül 2012 Pazar

Kilise İçin Isınma Turları


 Uzun süredir kiliseye gitme düşüncesi var aklımda fakat her pazar da insanın işi çıkmaz ki ama. En nihayetinde bu gün gittik babamla. Saat 13:00'de ibadet saatidir diye düşünmüştük. Gittik fakat bitmişti ne yazık ki. 09:00'da başlayıp yarımda bitiyor dediler. Haftaya artık nasipse.

 Orada görevli olan beyefendi sağ olsun bana bir odayı gösterdi. Hz. İsa ve Meryem'in tabloları vardı duvarda. İbadet sonrası olduğundan içine kum dökülmüş demir, içi derince iki tepside yakılmış mumlar vardı. Öyle zannediyorum ki o tablolar orijinaldi. Hangi döneme, kime ait olduklarını falan araştırmam gerekecek. Hafta içi eğer işten vakit bulabilirsem okumak istiyorum.

 Madem yetişemedik ibadet saatine, babamı oradan işe gönderdim ben de bahariye caddesine doğru yol aldım. Gezdim, değişiklik olsun diye birkaç mağazaya girdim çıktım hemen. Sıkıldım çünkü. Oturdum bir banka insanları gözlemledim. Karşı kaldırımda bir genç gitar çalıp şarkı söylüyordu epey bir onu gözlemledim. Bir ara cebinden bozuk para çıkarıp gitar kılıfının üstüne koydu. Kimse varlığını umursamıyordu bile. Şarkı söylemeyi bırakıp sigarasını yaktı. O sıra yanıma küçük bir kız çocuğu oturdu annesi ayakta beklerken kız "sen de otur" dedi. Kadında fevri bir çıkışma ile "hayır hadi yeter mi?" dedi. Kız önünde oturduğumuz kafeyi sordu annesine parmağıyla işaret ederek. Annesi "starbucks cafe" dedi ve elinden tutup çekmesi sözleriyle bir oldu. "Buranın önü oturulacak yer değil!" Benim gözlem yapmak için mükemmel bulduğum bankımı küçümsemişti haspa.

 Hay Allah, yazıyı yazdım bekletiyorum. Gelinlik modellerine daldım gittim. Beyaz görünce dayanamıyorum.:)

1 Eylül 2012 Cumartesi

Harçlar


 Evet, biliniyor ve biliyorum. Ben talep ediyorum devletin ücretli olan eğitimini.

 Adil(!) bir sınavdan sonra devlet üniversitesine yeter ki yerleşebileyim diye öğrencilerin tüm çareleri kullanması ve maddiyatla sonuçlanan son çare ikinci öğretim. "Kendi düşen ağlamaz."

 Öğrenci dediğim kendini paralayıp devletin üniversitesinde okumaya hak kazanmış ve devleti kalkındırmak birincil görevi olmuştur. Zira harç ödenmeden eğitim-öğretim sürecine müdahil olamaz.

 Öğrenciler! İlk hedefiniz bankalardır.

 Madde literatüründe para evrimleşerek canlı halini almıştır ve öğrenci milletinde bol miktarda mevcuttur. Bu durumdan sıkılan öğrenci sırf değişiklik olsun diye devletten canlı borç alır.  En nihayetinde her canlıya üreme bahşedilmiştir.

 Kızgınlık ve öfkenin bizleri bir yere vardıramayacağını defalarca tecrübe ettik toplum olarak. Bedeli gencecik üniversite öğrencilerinin hayatlarıyla ödendi. Ziyanlık.

 Şimdi efendim, açık öğretim ve birinci öğretimlerim ödediği miktarın neredeyse 3 katını öder ikinci öğretimler. Yani asıl önemli olan ikinci öğretimlerin harçlarının kaldırılmasıdır. Tutup da birazını kaldırıp ikinci  öğretimlere yükleyemezsiniz tüm faturayı.

 Göz, kulak ne ise işte onu boyayarak erdemli olunmuyor öyle ya. Bireyler arası erdemlilik pek de mühim olmayabilir fakat devlet için gerekli diye düşünüyorum. Liberal devlete saygılarımla.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Yazmalı Artık

Doktorlar tarafından güzelce ekildikten sonra bütün hazırlıklarımızı afiyetle yemek bize düştü. İyi mi oldu kötü mü bilmem ama iştahsız ben için fena sayılmazdı. Zira hiç yemek yiyemez oldum. İştahla ilgili sorunum pek olmazdı ama midemle pek bir anlaştılar. Aç dolanıyorum.

 Deniz ablam geldi bize. Bebeğini de getirdi elbette. Nasıl tatlı nasıl güzel. Ben yine dokunmaya kıyamadım. Ağlamasın çok küçük daha derken huysuzlanıp da bağırmaya başladı. Küçük sözümü geri alıyorum efendim. O minnacık şeyden o kadar ses nasıl çıkıyor hayret ettim bi süre ama susmuyor ki. Bir damla yaş varsa gözünde yine neyse diyeceğim. Ağlamak için ağlanır mı yahu. :)

 Deniz ablam dedim neden dedim birden bire, şimdi sorularınıza cevap veriyorum. Malum doğum yaptı. İş yerinde yeri dolmuyor, ben de yeni işçi bulunana kadar idare ediyorum. Patron ne yapıyorsun diye sorduğunda kapitalizmin kapısını kolluyorum dememek için kendimi zor tutuyorum. Desem ne olur ki. Kendilerine direkt olarak bir saldırım söz konusu değil. Zaten güler yüzlüyüm ben. Espri olarak alsa da ben de şu içimdeki patavatsız ruhtan kurtulsam.

 Bir de masamda iki bilgisayar var. Birinde kamera görüntüleri açık mekan güvenliği açısından. Okumak için elime aldığım ve konsantre olamayıp başlarında bıraktığım kitabı anımsattı bana. 1984, George Orwell. İnsanların çalışma anı ne kadar mahremdir? Bence bayağı mühim. Yani yazı yazarken bilmem yüzüm ne hal alıyordur. Ama izlenmek istemem. Kamera beni arkadan çekiyor iyi ki. :)

 Artık ciddi anlamda yazmayı özledim. Bitsin artık tatil(!) Tatil demeye de kaç şahit gerekir?

 Mesai saatimden kaçamak. :)

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kıskançlığımın Şekilleri


 Hep uzun uzadıya yazacak değilim ya. Kısadan bir not düşeyim aklımdakinden kurtulayım. Bir defasında yine televizyon programlarından birinde adını da hatırlayamadığım biri yazdıklarım benim zehirimdir. Ben onlardan kurtulurum diğer insanlar beslenir gibi bir şey söylemişti. Tam manası bu da olmayabilir ama buna yakın bir şeydi. Bir yere not düşmüştüm ama Uşak'ta bıraktığım not defterlerimden birinde sanırsam.

 Kardeşime olan kıskançlığımın boyutlarında sınır tanımıyorum. En son kıskandığım bir arkadaşı vardı. Ben okulda iken annem oyun oynaması için göndermiş kolunun üstüne düşmüş lifleri mi ne kopmuş. Sargıda durmuş bir kaç hafta. Diyorum ben göndermeyin diye. Bak içime doğuyor işte. Annem bir sürü azar yedi benden gönderdiği için. Şimdi evdeyim ve geliyor o küçük kız kapıya. O kadar da tatlı ki. Ama işte göndermek istemiyorum. Gözümün de içine bakıyor kıyamıyorum. İki gündür geliyor kapıya ama Pınar evde yok. Annem işe götürüyor onu. Nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Bu konuda son olarak, Kutsi de nefretimi kazanmak üzere. Geçen gün televizyon açık hiç farkında değilim ben. Pınar demez mi "abla ben büyüyünce bununla evlencem." Ne dicemi de bilemedim ama aklıma gelen ilk şey evli olduğu oldu ve söyleyince nasıl yıkıldı yavrucak anlatamam. :)Vermem meleğimi kimselere. Sevdirmem de. Sevmesin kimse. İşte böyle hastalıklı bir sevgiye sahibim. :)

 Akşama da misafirimiz var. Çok sevilen bir anneye sahibim. Diş hekimi ve cerrahlardan oluşan bir çevreye sahip çalıştığı mekan dolayısıyla. Şimdi böyle konuşuyorum ya buralarda, annemin de demesi gibi benim evime kimse gelmeyecek ya da misafirim hiç eksik olmayacak. Büyük konuşuyormuşum. Şimdi anneme bakarsak evimi çöp de götürecek. Sonra tembellikten hep hastalanacağım. Aç yaşayacağım. Herkesler arkamdan konuşacak. Aman Allah'ım! :)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Bayram ve bayram.


 Ben de bir ay öncesinden iş görüşmelerinden birinde kent şeker için birileriyle görüştüm işte. Adımı aldı nerde oturduğumu söyledim bayramın bitmesine bir hafta kala arayacağız dedi kapattı. Garip bir görüşme olduktan bir kaç hafta sonra aradılar eğitim var gelin diye. Gittik, gördük, dinledik, geldik.Aradılar 3 gün evvel iki gün çalışmak için. Verdiler bir adres. Bu evdeki yavaş bilgisayarla internetten baktım baktım bulamadım. Ne ise çıktım yola. Söğütlü çeşmeye varınca sordum bir kaç kişiye Furkan Market nerede diyerekten. Caddenin adını da verdim ama bileni duyanı yok. Aradım tekrar adres için yanlış market vermişmişler. Bekledim bir süre yeni market verdiler. Kızıltoprak'da Carrefour'da şeker sattım iki gün. Ekonomik gelir ve kültür seviyesi farklı bir yer. Pek bayram gelmeyen bir mevki.

 Hep çalışanlara karşı bir müşteri olarak güler yüzlü olmayı savunmuşumdur. Çalışarak deneyimledim. Bana göre çalışırken pek önemli bir şey olmasa da ben yine de çalışanlara karşı aynı tavrımı koruma düşüncesindeyim. Bir de bu satış meselesi bana göre değil. İnsanlara altında ürün satma isteği yatan bir "hoş geldiniz" deyip tebessüm etmek benim üstüme olmayan bir parça. Bunda kötü bir şey yoktur. Kimine göre normaldir, ben hak da verebilirim bu düşünceye. Bana göre olmak zorunda değil ya. (Annemin ne sana göre ki zaten deyişini kulaklarımda duyar gibiyim.)

 Birazdan söyleyeceklerim yüzünden ayıplanabilirim. Nezaket kuralları beni yiyip bitiriyor. Bayramlara dokunmuyorum. Ama İstanbul'da kimsecikler kalmadı. Kapımıza çocuklar da gelmedi. Bayram bayram gibi olmayınca, e malum bayramın pek uğramadığı yerde de çalışınca giremedim bayram havasına. Çıktık annemle çarşıya yolda giderkene komşuyu gördük sarıldım. Düzgün sarılmamışım da. Ne yani şimdi içimden gelmediği gibi yapmacık mı olayım. Oracıkta hemen aldım gönlünü de muhtemelen arkamdan Ayşe'nin kızı da pek soğuk bayramımı bile doğru düzgün kutlamadı, değişti bu değişti, hiç annesine benzemiyor diye laf olacak. İşte buraya da yazdım gelir kulağıma. :)

 Misafir mi? Tamam yumuşatarak diyeyim. Ben gittiğimde nasıl oturuyorsam bana gelen de öyle olsun istiyorum. Herkes birbirini tutmuyor tabi. Bunu beklemem de pek doğru bir davranış olmayabilir. Hep de memnuniyetlerimiz olacak diye bir şey de yok. Bu sebeple sevmeme hakkına sahibim. Ama bu saygısızlık etmemi gerektirmez. Oturdum, cici cici hizmetimi ettim.

 Son olarak; genel geçer sözler beni yordu. Baş edebiliyorum fakat korkuyorum yüceldiğimi düşünmekten. Bir halt olduğumu sanmaktan korkuyorum.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Gülmeyin


 Ya da gülebilirsiniz. Gece uykusunu özledim ben artık. Gece de uyumak istiyorum. :)

 Bayram da geliyor. Biz de bayramın gelmesi demek temizliğin gelmesi demek. Duvarların yılda iki kez silinmesinin gereğini bana annem anlatamadı ya sanırım daha kimse anlatamaz. Neyse şimdi isyanın bir faydası yok. O duvarlar zorunlu olarak tarafımca silinecek. Zaten yazmayı da beceremiyorum. Konuyu da uzatmanın manası yok.

 Bir kitap sıkıştırdım araya onu bitirdim iki gün evvel. İskender Pala'nın "Od" kitabı. Emeğe saygım var ama bu düşüncelerimi söylememe engel değil. Pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Tasavvufa olan merakımın artmasıyla beraber bir daha tasavvuf edebiyatıyla ilgili bir şeyler görmek istememe isteği uyandırdı. Bıktırdı sanki. "Bizim Yunus"u anlatmış. Ardından Mevlana'yı da öğrenmek istedim ama kesinlikle başka bir yazardan. Elime Mevlana ile ilgili bir kitap aldım. İncelerken İskender Pala'nın adını gördüm kitapta. Yazar teşekkür etmiş ama bendeki kitaptan nasıl kaçıştır. Bir de birkaç hoşlanmadığım kişilerin de adı vardı. Kitap yargılarımla söndü. Okunmamak üzere kitaplıkta yerini aldı. Maalesef.

 Kitap okuma davası devam edecekti. Ama sözden dönüşe kurban gitti neylersin!

 Son olarak, bilgisayarımı tamire geldiler. Adam bir şeyleri değiştirdi ama yine olmadı. Bir tane malzeme istetti  bir kaç güne gelecekmiş. Yani yazılarımın şiirlerimin yok oluşu resmiyet kazandı. Resimler de vardı ya içim sızladı.

10 Ağustos 2012 Cuma

Aceleden Bir Yazı Yine:(


 Gece uyumayı sevmeyen ben için bu sahur meselesi cevher niteliğinde. Saat on buçuğa geldiğinde annem hadi yat demeye başladığından en fazla bir, bir buçuk saat oyalayabiliyordum onu. Ama sahur nedeniyle kalktığında önünde yemeği hazırlanmış çayı bardağında bulmak işine geliyor ve bu yüzden bir iki mırın kırın etse de sahura kadar oturabiliyorum.

 Program takip ediyorum ben de. Geçen gün bir tanesini anlatmıştım zaten. Şimdi başka bir kanalda Aykırı Sorular adlı programın tekrarı veriliyor onu izliyorum bir kaç gündür. Çılgınlar gibi televizyon izliyorum desem yeri yani. Bir kaç tane de dizi kanalı var, onlar da uğrak mekanlarım oluyor. Haberleri de takip ediyorum. Dün gece Samsun'la ilgili haberler gördüm. Memleketimi sular basmış belediye başkanı çıkmış bu kadar can kaybının üzerine biz izin vermiyoruz zorla alıyor eğer vermezsek bizi seçmiyor vatandaş. Derdi seçim bu garibimin!

 Zaten iki gündür bir sinirlerdeyim. Barınma beslenme gibi temel ihtiyaçlarımı sağlamayan devlet niye devlet. Basit yaklaşımdan da soru sorulabilir. Az önce kuzenim rahatsızlandı devlet hastanesine gitti iki tane danışmamsı masaların üstünde yabancı terimler. Ben üniversite öğrencisi olarak daha ne anlama geldiğini bilmiyorum. Zaten devlet hastanesine giden sınıfın hali dolaylı olaraktan bakacak olursak tek veya ırksal bir dil olur. Orada beni yönlendirecek olan tabelada yabancı terimin ne işi var, bu ne demek diye acilde soramıyorum. Acil adı üstünde insanlar oraya gittiklerinde moral ve anlayış kapasiteleri duygularıyla aşırı hassasiyete bağlanmış durumda. Acilde acillik vakalar yaratılması kaçınılmaz. Anlayabileceğim bir dilden yazsana oraya. Muhtemelen tıbbi terim. "Doktorlar"da da duymadım ben hiç ama!?

 Daha yazacağım çok konu var ama maalesef imkanım yok. Dell teknik servis de bu arada kızgınlığımdan nasibini alsın. Beş bilemedin on dakikalık işi günlere yaydılar. Arıyorum servisi önce bir takım testlerden geçiriliyorum yok türkçe için biri yok diz üstüyse bilmem kaçı. Bütün bunların ardından o telefon açılmıyor (!) ve baştan tekrarlıyorum bütün bunları. İnat ettim bir gün kapanış saatine kadar uğraştım. Açılmadı o telefon. Sonra üretici firmada çalışan zavallı görevliler aldı benden nasiplerini. Kalp kırdım sanırım. Bir de sesini yükselten ben iken beyefendi sabrımın son demlerindeyim, sakin olmaya çalışıyorum lütfen bana sesinizi yükseltmeyin deyişim var. Uff vicdanım fena halde sızladı sonrasında. Çileden çıkmışım. Sonunda o telefon açıldı. Karşımdaki beyefendi güzel yardımcı oldu sağ olsun ama bilgisayarım iyileşemedi. Almaya gelecekler bakalım ne zaman! Şu an için dell servisi gözümde eksilerde okuyan varsa eğer bu yazıyı da müşteri kaybetsinler müstahak onlara!

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Ayak Üstü


 Evde olduğumdan bir süre televizyon programlarından bahsedeceğim blogda. Yol öyle görünüyor maalesef. Bolca ahkam keseceğe de benziyorum. Önce kafamda uzun süredir yazmayı istediğim bir program vardı, ondan bahsedeceğim.

 Çocukların şarkı söylediği program "bir şarkısın sen". Şimdi büyümüşte küçülmüş çocuklar topluluğuyla karşı karşıyayız ki bazılarında özgüven tavan yapmış. Kimisi de o kadar tatlı ki izlerken çok keyif alıyorum. Bir anlığına ne kadar bencil olduğum yönünde soru yağmuruyla karşılaşıyorum bir mantık çerçevesi içinde. Yazık vallahi üzülüyorum o çocuklara. Küçücük yaşında o şarkı sözlerini aklında tutup ölçüsüydü seyircisiydi. Bir tanesi gözlerini kocaman açmış direk annesinin gözlerine bakıyor hiç ayırmıyor o gözlerini şarkıyı doğru söylüyor, bir ara mikrofonu bırakıp oynuyor daha sonra tekrar kafasında bin tane tilkiyle doğru okuyor şarkıyı. Aman ne kadar da şirin!

 Gece uyumayı pek sevmiyorum ve imsak vaktini beklerken bir program buldum. "Kime göre neye göre". Geçen hafta da rastlamıştım fakat bitmek üzereydi. Dün gece başlarında yakaladım programı. Konusu, görgü kurallarıydı. Karışık seslerden bir şey anlayamadım uzun bir süre. Reklam arasında bu duruma el atmış olacaklar ki anlamaya başladım ben de ekran karşısında. İçlerinden bir tanesi isyanlarda benim gibi. Kalıba sıkıştırılmaktan bahsediyor ama biraz saldırgan. Tahammülsüz demem daha doğru olur sanırım. Bütün program boyunca bu görüşün üstüne giden bir kaç kişi oldu. Tartışma ortamından sonra tek tek konuşmalara yer verildi  ve bir noktada görüş birliği yaşandı. Neydi o? Cem Mumcu'nun ortaya attığı hoyratlık düşüncesi. Dönemin hoyratlık dönemi olduğunu, kişinin ancak bu şekilde fayda sağlayabildiğini düşünmesi üzerine eylemler sergilemesinden bahsetti. Diğerleri de bu düşünce üzerinden yaşantılarıyla destekleyerek söylemek istediklerini dillendirdiler.

 Benim düşüncemi yazmaya vaktim yok. Bilgisayarımın yokluğu yazım dünyamı alt üst etti. Neler vardı aklımda neler. Artık başka ayak üstü yazıda buluşmak üzere.

 Bir de: kızgınım.

29 Temmuz 2012 Pazar

Bir Soluk Arası

 Pek sevgili blogum, seni ihmal ediyorum elimde olmayan sebeplerden dolayı.

 Yazma hasretiyle bir tatil geçiriyorum. Bilgisayarım rutin bir sinir krizinde heba oldu. Açılmıyor. İçinde sakladığım yazılarım ve şiirlerim vardı muhtemelen onlar da gitti. Üzüntüm sessiz.

 Ramazan ayına girdik ama ben hiç lafını etmemişim burada. Dini konularda konuşmayı, ahkam kesmeyi, Allah Allah deyip de bir çok kurala uymamayı doğru bulmuyorum. Bu yüzden de yazmayı tercih etmiyorum. Ama Pınar'ımın oruçları anlatılmaya değer. Küçüğüm ben diye icatlar çıkarıyor kendine ve oruç tutarken bir şeyler yeyip "küçüğüm ben bana günah olmaz" diye çikolatayı mideye götürmüş geçen gün. :) Sorularımla epey bir beyin fırtınası yaşatmadım değil tabi sonrasında. Bu soru meselesi tehlikeli iş. Kendi içimde pek kurcalamayı düşünmüyorum ama ne olur bana cemaat klişeleriyle gelmeyin vebal kabul etmem sonrasında. Mürit kazanacağım diye müşrik kazanmanız olası. Bir parantez açmakta yarar var. Cemaatle ilgili Uşak'a döndüğümde bir yazı yazacağım. Yargılı değilim bir blogger arkadaşın da dediği gibi anlamaya çalışıyorum.

 Sonra ne vardı yazacağım...

 Televizyon.
 Evdeyim 24 saat malum. Sevmesem de izliyorum deli gibi. TRT de seksenler diye bir filme takıldım bir iki gün. Sonrasında İnsanlar Alemi var bir de. Doktorlar vardı ama artık tarafımdan izlenmiyor. Sağlık hikayelerinden özel hayata dönmeye başladı ve bu benim pek hoşlanmadığım tarz. Bilgi yarışmaları gördüğüm zaman kendimi iyi hissediyorum. Hiçbir şey okumuyorum çünkü evdeyken. Bir şeyler öğrenemiyorum ne yazık ki. Yazamıyorum bilgisayarım yok. Çizemiyorum, çizmiyorum. Aslında televizyon ile ilgili de bir çok tahlil yaptım kendimce ama buraya aktarmak için fırsatım yok.

 İyi giden bir şey mi?
 Yarın lise arkadaşlarımla iftar için bir yerlere gideceğiz. Güzel geçecek. :)

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Denek'in Günlüğünden


 Malumunuz artık nete fazla giremiyorum. Çok fazla krizim gelirse bilgisayarımı da alıp dayımlara geliyorum, bildirimlerime, maillerime bakıp yazı ekleyip çıkıyorum. Netsiz yaşam sıkıcı geçiyor. Öyle ki asosyal gelmeye başladı bana yazışmanın olmadığı bir dünya. Sürekli düşünülmeden ortaya atılan sözcükler arasında hissediyorum kendimi. Neyse.

 Evde durduğum pek olmuyor. Arkadaşlarım geldiğimden beri bir türlü bırakmıyorlar beni sağ olsunlar. Bir akşam da babamla Üsküdar sahile indik. Kız kulesinin karşısına kuruldum yine. Muazzam bir huzur. Sonra bir  adım önüme iki küçük kız çocuğu olan bir aile geldi. Kızlardan büyüğüyle bayağı göz temasları kurduk. Ama küçüğün cilvesi fazla uzun olunca babam da kalkalım artık deyince kavuşamadan ayrıldık.

 Eve geldiğimde birkaç soru çözerken uyuyakalmışım. Farkında olmadan yorulmuşum bayağı. 

 Lise arkadaşlarımla günler öncesinden anlaştık, salı günü denize gidelim diye. Salı geldi biz de denize gittik. Havada güneş yoktu pek. Hatta giderken biraz yağmur atıştırınca bayağı lafı oldu aramızda. Plaja gittik ve kadınlar plajı bölümüne doğru yol aldık. Güzel bir yer bulunca da hemen yerleştik ama nasıl kalabalıktır bu. Çocuk sesleri dinleneceğim yerde iyiden başımı ağrıttı. Denizin ortasında kayalardan dolayı dalıp dalmama muhabbetini Fatmanur'la yaparken ve isteklerimle endişelerim arasında muhasebe yapıyordum. Bunu da blogunda yaz diyen dahiyane bir arkadaşa sahibim alimallah. Didem ve Tûçe'nin sahip olmak isteyip de olmadıkları o yeşil gözlerinden öpüyorum seni Fatmanur. :)

 Güneş olmasa da yanmışız. Krem de sürmemiştim güneş yok diye. Kardeşimin de benim de biraz canımız yandığından her yılki gibi yanık kremlerine talim.

 Sonra efendim, bu gün bütün gün evdeydim. Akşam üzeri kuzenim ve Öncel'le dışarı çıktık. Bir kafede oturduk ve kuzenimi tavlada bilmem kaçıncı kez yendiklerimin üzerine bir 5-2 bir de 5-1 yendim. :)

 Analiz edebilirsiniz. Sağlıkla kalın.

12 Temmuz 2012 Perşembe

İstanbul gözlem güncesincesinden..

                                                                                                                       11.07.2012

 Aşırı sıcaklar ve üzerine de nem eklenince bu güzelim şehir hiç çekilmez oluyor. Olumsuzlukları bir bir artıyor ne yazık ki. Nişandı arkadaşlarla özlem gidermeydi yazmayı özlediğimi fark ettim. Evde netin olmayışı da iyiden iyiye beni zora koymaya başladı. Annemin isteği üzerine liseler için olan KPSS’ye başvurdum. Gittim konu anlatımlı soru çözümü ve içinde test de bulunan ve tüm bunların yanında çıkmış sorular da olan tam donanımlı iki adet kitap aldım.
                       
 Halsiz düşüyorum zaten bu havalar münasebetiyle. Eski günleri yâd ederim bir yandan da soru çözerim diye düşünüyorum.


 Hangi gün olduğunu şuan kestiremiyorum, kardeşimle Beykoz’a gittik. Aynur ablamın resmini çizmiştim yıl içerisinde. Onları kardeşine teslim ettim, ablama iletmesi üzerine. Sahil kenarında oturduk bir şeyler yedik içtik. İkimizde konuşkan olmayınca iş Pınar’a düştü, anlattı da anlattı meleğim. Ablamı da göreceğim bir gün elbet, sabırlıyım.

 Bu akşamüzeri kuzenim kafeye oturmaya çağırdı. Çarşıya doğru ilerliyorum. Ümraniye çarşıya bir haller olmuş. “Tartayım abla” diye çocuklar yanaşıyor yanıma. Sonra kamu spotları yandı beynimde. Obezite ile ilgili olanı izlediğimi anımsıyorum, eve geldiğimden beri televizyonla fazla haşır neşir oldum maalesef.

 Sonra her şeyin ne kadar düzenli bir şekilde yol aldığını fark ediyorum. Düzene ayak uydurarak trafikte duran araçların arasından geçtim. Kendimi; araçlara, yeşil yayalara, kırmızı yanarken trafiği katleden kağıt toplayan küçük çocuktan daha masum görüyorum ister istemez. Kalabalıkta ilerlerken kimileri dikkatimi çekiyor anlık; herkes için olan, ortak olan yürüme alanını tapuladıklarını ilan eder yürüyüşleri var ki görülmeye değer.

 Son olarak, sanal da olsa okumayı özledim.
 Not: Bu yazı hiçbir mesaj içermemektedir.
 Notun notu: Arama sana mesaj yok bu yazıda.

Dönem Sonu


                                                                         Meçhul tarihten.

Bir yorgunluk kahvesi eşliğinde yazımı yazmayı isterdim fakat midemdeki asit oranları buna izin vermiyor. Kahve dokunuyor maalesef. Emoculara benzetilen mavi ojelerim eşliğinde yazayım ben de.

 Yurdumdan kurtulmanın bedelini tek başına taşınarak öğrendim. İki yılda ne çok birikmişim var diye baktım. Atamadıklarımın canına okudum. Hepsi Uşak çöplüğünü boyladı. Atmayı seviyorum sıkıntılardan kurtulmuş gibi geliyor. Bir de yaşanmışlıkları atabilsem diyorum ve onlar da attıklarımla çöplükte anılmaya başlayacaklar diyorum. Bazı atılması gerekenlere elimi bile sürmedim. Oralarda perişan olsunlar diye.

 Güzelim evime taşındım taşınmasına da ne belim kaldı ne başka bir şey. Tam ortasında ateş açılmış gibi bir yangınla uyudum bütün gece. Sonrasında dinlemeden İzmir’e. Çok güzel koskoca bir gün geçirdim İzmir’de. Aile dostlarımız beni çok şahane ağırladılar. Akşamına da İstanbul otobüsüne bindim ve sabaha evimdeydim. Gelir gelmez koltukta uyumuşum. Hiç kendimden haberim yok. J

 Sonra Ayşe evdeki neti kapattırmış. Cinayete teşebbüs bu efendim. Benim gibi bağımlı birine yapılır mı hiç. J

 Tatile giriş bölümü malum yine sonralı bir yazı oluyor bu. Nette yok, birikti de birikti. Neyse. Kuzenimin nişanı vardı pazar günü. Ailenin temsilcilerinden biri olarak hiç oturmadım diyebilirim. Kalabalıktı, nezaket kurallarıydı pek haz etmesem de zayiatsız atlatabildim durumu. Düşündüklerim de var elbet ama hiç sıkmaya niyetim yok seni sayın okur.


30 Haziran 2012 Cumartesi

Ayşe Bank


 Cebimde 5 lira param kalmış. Duygusal bankam olan anneciğimi aradım hemen. "Ayşee" deyince anladı zaten. Gönderdi hemen bana 5in yanına bir sıfır daha koyarak hesabıma. Yurttan çıktım benim bankanın ATM'si en yakın merkezde var. İzmir Ankara yolu üzerinde ilerliyorum. Yolda yürürken yere bakarak yürür ve bir gittiğim yeri bir daha gitmeye mümkün değil bulamam. Her ne ise. Bir kaç saat önce sınavından çıktığım hocamı gördüm. Daha doğrusu o beni gördü, malum ben yere bakıyorum. Bana "bu bizim kız değil mi gelen" diyor. "Bizim kızı" da olmuşum haberim olmadan. Nasıl sevindim. "Acaba siyaset bilimi sınavını mı düşünüyor" dedi. Ben de iki laf arasında "ya ya, evet, acaba sözleşmeci kuram için yazdıklarıma puan verir mi" diye düşünüyordum dedim. Bayağı gülüştük. Bir hocam tanık olmamıştı yere bakarak yürüdüğüme o da oldu. Sonrasında notun önemli olmadığını, bilmenin benim için daha mühim olduğunu belirtip konuyu kapadım. Bir kaç tatlı dialogdan sonra ayrıldık.

 Hala inemedim merkeze ilerliyorum. Bir kadın ağlayarak ilerliyor arkasında bir adam ve elinden bir çocuğu tutmuş. Kadın hıçkırıklar içinde ilerlerken adam höt höt bir şeyler söyledi, anlayamadım. O an içim nasıl ezildi.
O kadının çaresizliği, çocuğun gördükleri...

Adam mı?
Niye kızamıyorum ona acaba?
Keşke biraz daha ayrıntılı bilgiye sahip olabilseydim.

 Sonra düşündüm. Elit bir restoran var Uşak'ta basit bir sandviçi içi gözükecek bir şekilde sunuyorlar. Önce göz doyurmak mı ki amaç. Düşündüm işte. Düşünmeden yapamadım. O kadın ile o ortamlar arasındaki uçurumu.

28 Haziran 2012 Perşembe

Böcek

 Sınavdan çıktım bu gün arkadaşlarımdan bazıları da benim gibi bütlere kalmışlar. Evlerinden yeni geldiklerinden okulda görüşebildik. Her ne ise çıktık sınavdan kantine gittik oturuyoruz. Böceklerden hiç haz etmiyorum. Küçükken, küçük dediğimde 16- 17 falanım kuzenimin beni ölü böcekle korkutmuşluğu vardır. Bir defasında da yine ölü böcek görünce ağlamıştım. Tiksiniyorum ne yapayım.

 Bu gün de kantinde otururken yerde böcek gördüm ufak. Merak etmeyin ağlamadım arkadaşım Murata ayağını çek böcek geliyor dedimdi biraz tedirgin bir sesle. Karşımda oturan bayan arkadaş ayağını basmasıyla öldü. Ölü gördüm ya böceği ağlamaktan beter bir tepki verdim. Yaşayabilirdi. Ölmesi şart değil yani.

 Sonra ne var işte ne korkuyorsun dedi. Ben de sevmem pek diyecek oldum ki. O da seni sevmiyor belki içinden kocaman bu kızın ne işi var yolumda diyor belki demez mi... Ne diyeceğimi de şaşırdım.

 Bu saat olmuş böceklerden kurtulamıyorum. Yatağıma kamp kurdu bir tanesi gitmiyor. Öldü mü yaşıyor mu bir türlü anlayamadım saatlerdir duruyor orada. Asıl böcek benim yatağımdan çekilse diyorum ben de şimdi o kıza. :))

 Şunun tipe bakın yahu. Ya da bakmayın. Nasıl desem bilemedim. Kötü işte. :(

27 Haziran 2012 Çarşamba

Bit Bit

 Bütün enerjim söndü yine. Hayır zaten yoktu da, bu gün gittim enerji içeceği aldım kendime. Sanırım biraz kimyasal olmadan hal olmayacaktı bu iş. Bir kaç yudum aldım, hiç bir etkisi olmadı. Alkol değil he :) kullanmam sevmem. Felsefem gereği hoş karşılamam. Sporcular için önerilen bir şey. Markette dolanırken gözüme çarptı da aldım öyle. Mutluluk verir de belki konsantrasyonum artar diye falan filan...

 Ne çok şey yüklemişim meğerse bu içeceğe ben. Tatlı su gibi bir şey başka da bir şeyi yok. Zaten artık kendinden geçmiş, ağrılarına bağışıklık kazandığım bir mideye sahibim. İyice ümidini kesti benden. Zavallı...

 Ben aslında şey diyecektim. Ne kadar iyi ezber yapabiliyorum yarın o ölçülecek. Ona kızdımdı biraz. Sabahın 09:00'unda belki iş hayatında özel sektörde yer alacağım almasam da ve ezberlediklerimin zerresini bile hatırlamayacağım bir iş için okula gideceğim. Şimdi doğurduğu sonuçlar; işe yaramayan bir mide. Beyin hücrelerime acıyorum. Bazen de diyorum ki Hamide zaten çoğunu kullanmıyorsun ölsünler. Bir de sabah uyanamam diye uyku tutmuyor en son uykuya dalıyorum oldukça geç bir saatte. Kabuslarla defalarca uyanıyorum sonrası. Hayır değse bari. Harf not falan da istemiyorum. Valla bak. Gül gibi, mis gibi CC dururken. Fazlasında gözüm yok.

 Ey Allah'ım ya. Ne hallere düştüm. Not peşine düşen biri değildim ben. Vermezse vermesin bana ne, nasılsa geçerim derdim. Ondan kalsam da geçiyorum derdim. Şimdi nerdee. Geçemesem seneye takılacak peşime yüzsüz.

 Evimi özledim evimden ziyade kardeşimi özledim, annemi özledim. Özledim oğlu özledim. Bitsin artık şu işkence.

 Milletin kalbi facede paylaşmışlar büt büt atıyormuş. Benimki bit bit atıyor yalan yok. :))

25 Haziran 2012 Pazartesi

Oyunda Benim


 Her çocuk gibi oyun oynardım ben de küçükken. Kuzenlerimle yarışa girerdik, oyun haricinde yolda, evde, misafirlikte güzel gördüğümüz her nesne "oyunda benim" olurdu. Hayatı oyuna çevirmiştik bir bakıma. Güzel bir araba görünce hemen "oyunda benim" diye ilk kim söylerse onun olurdu. Ve oyun oynarken şurada şunu görmüştük hani ben demiştim ilk, işte şimdi o araba benim ve ben onunla işe gidiyorum şimdi.

 Üç kuzen büyümüş aynı evde yaşıyorduk. Hep 21 yaşı seçerdim. Benden bir yaş büyük olan kuzenim 23 , iki yaş küçük olansa 20 olurdu. Büyük kuzenim hep olgun hareketlerde bulunurdu oyunda. Anımsadıklarım kadarıyla.

 Üç genç bayanın görüştükleri birileri olacaktı elbet. En modern şekli seçerdik bu durumda. İçimizde en geç benim annem evlenmişti reelde. Şimdi oyunda 21'dim ve annem gibi olmayacağım apaçık ortadaydı, 22 olmadan evlenecektim. Erken evlenmek iyi fakat aynı zaman da kötüydü. Şöyle ki; eğer geçe kalırsam evde kalmış olacaktım. Öbür türlü yaşım zaten geçiyordu.

 Ah halalarım bütün çocukluk hayatımın kabusu oldular. "Halalarına çekmiş bu erkenden kaçar."
Oyunlarda hep etkisi vardı bunun, halalara evet çekmiştim ama usulüyle olacaktı yine de. Dönemin en yakışıklı sanatçılarından diye anılan tamamen duyum üzerine edindiğim bilgi ile Ricky Martin oyunda benimdi. Ve gelen ani bir telefonla hava alanına arabamla almaya gidiyordum onu. Oyunun en tatlı yerinde annem hadi eve gidiyoruz deyip bölerdi hep.

 Zihnimize güzel egzersiz yaptırıyormuşuz.

 Evett. Oyun yaşımı geçmiş bulunmaktayım. Ne kadar da büyük gelirdi o yıllarda.

21 Haziran 2012 Perşembe

Okuma Saati

 Seri katil olasım geldi. :)

 Bir arkadaşım sağ olsun bana 5 adet kitap gönderdi. Sınav dönemine geldiğinden bitiremedim. Bir aydan fazla oldu elime kitaplar geçeli. İki tanesini okudum. Birini şimdi bitirdim. İlk olarak ilk okuduğumun değerlendirmesini yapayım.

Salkım söğüt.


Kitabı üslup olarak beğendim. En başında böceklerden sıkıldıydım bırakıyordum ki bir bayanın hayatına giriş yaptı. Sevdim dedim heyecanla gidiyordu tam bayanın hikayesi ortada kaldı bir sürü kadın girdi araya. Bir çok hayat hikayesi. Kendimi kadın programında gibi hissettim, üzgünüm. Yarım bıraktım. Hem de bitimine çok az kala. Bunu yaptım. Kıydım emeğe. Belki yıllar sonra dönüp hakkını veririm.

İkinci okuduğum kitap ise Aşk'a Tutunmak


 Klasikleşmiş bir aşk hikayesi okumaktan korktum kitabı elime aldığımda. Baktım felsefeye giriyor, sevmeye başladım. İlerledikçe Kemal'in ruh halini sevdim ne yalan diyim şimdi. Kendimde katil olabilecek potansiyel gördüm ama yine büyük kocaman bir öfkeye ihtiyacım var. Tüm yaşanmışlıklarımı toplasam yine de o kadar büyük öfke elde edemem. Kemal'e bir gazete haberi yetiyordu. Yani bu kitaptan da hiç cinayet beklemiyordum. Cinayette kelimemi adam seri katil. Kitabın tanıtımında yazmasına rağmen ben ısrarla beklemiyorum işte. Bu neyin inadı bilmem. Bu adamlardan hiç biri katil falan olamaz. Annemin kızıyım biri karşıma çıkıp iki süslü kelam etsin hemen kanıyorum. :) Şimdi durup durup o zaman şu da yakışıklı oluyor şu da şöyleymiş diyorum. Açık arıyorum ama bulamadım henüz. Öyle cinayetti aksiyondu pek de sevmem kitaplarda. Ama severek okudum bu kitabı. Kitabın sonunu başını ortasını hiç anlatmayacağım. Belki ufacık da bir ihtimal olsa biri okumak isteyebilir.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Pamuk Şekeri


 Pamuk şekeri, helvası tadında yazı hiç yazmamak..

 İşte o ben oluyorum efendim. Hiç, bir oturmaya yazı yazamam ben. İki satır üç satır neyse yazar terk ederim ki o acıyla olgunlaşsın. Bak ya tanımlarkene bile bir caniliğim var ortada. Yazım sırlarımı da beyan ettim. Görülür bir çaba, yazacağım işte.

Ne diyordum ben. Pamuk şekeri, evett..

 Üsküdar sahilde annem, kuzenlerim, yengem falan ilerliyoruz. Bir amca arabasının arkasında pamuk şekeri üretip satıyor. Market, bakkal gibi yerlerdekilerden daha büyüktü. Fiyatı da onlara oranla büyüktü. Şimdi bunu nasıl görmem, yazmadan nasıl geçerim. Ne ise aldık pamuk şekerleri ilerliyoruz. O zamanlar pınar daha yok. Özgürlüğün doruklarındayım tabi.

 Sonra bu gün yurttan arkadaşlarla Uşak'ta çarşamba pazarına gittik. Hiç pamuk şeker satan göremedim. Kendime bir tane elbise aldım. 7,5 TL'ye. Elbiseyi aldığım amca Diyarbakır'lıymış, bir de Trabzonsporu tutuyormuş. Kısa bir sohbet ettik ben de sanki çok biliyormuş gibi maç muhabbeti yapıyorum, bu yıl içerisinde izlediğim tek bir futbol maçı da yoktur. Anadolu takımıdır, iyidir. Herkes cici cici trabzonsporu tutabilir pekâlâ. :)

 Bir de meleğime saat aldım. Pek bir şanssızım böyle şeylerde. Bozuk çıktı. Olsun görüntüsü yeter. Ben taktım şimdilik. Dayanamadım çok cici.


Bakim...
Sanki benziyor pamuk şekerine bu yazı.
Cici de demişim bir kaç defa.
Olacak olacak bu iş. :)

Dipnot: Pek sevgili dostum, kardeşim, can, ciğerim Fatmanur'un doğum günü bu gün. Notum ona geç ulaşacaktır ama olsun. Yüreğine sevgi gönderiyorum. Hissetti mi diye sual olacaktır tarafımdan. Sonra buraya kaydı düşülmelidir. İyi doğdun klişesi yapmıyorum sayın okur çünkü henüz yaşlanmadı. Hep lisedeki halimizle anılarımızlayız. Eskiye derin özlemle.

10 Haziran 2012 Pazar

Süreli Hırsızlık

 Çoğu üniversite kapandı bir bizimki kapanamadı gitti.

 Yazın ortasında bitecek. Final haftası münasebetiyle yazıp yazıp siliyorum. Sınavlar malum beni pek bir etkiliyor. Yoruldum da direnmiyorum hiçbir şeye.

 Dün akşam babam geldi yanıma. Biraz babamın biraz annemin kızıyım ben. İş yerinde çok bunaldığı için 5 gün izne çıkarmışlar. Ben de bunaldım beni de okuldan mezun etsinler. :) Babam da fethiye'de olan bir arkadaşını ziyarete gitmiş. Oradan yanıma geldi. Konuştuk, Uşakta merkeze götürdüm onu gezdik, yemek yedik, çay içtik derken vakit geçti. Pek doyamadık birbirimize. Biraz genç gösterdiğinden tuhaf tuhaf bakışlara maruz kaldık ara ara. Ben de bir gururla girdim ki koluna değmeyin keyfime. Adam yazık sıkıntı kederden bir deri bir kemik kalmış. İstanbul'da yaşamak zor. Her ne ise efendim.

 Meşhur "kettle"ımdan bahsedeyim. Böyle yazması da acayip canımı sıktı. Ketıl diyorum izninizle.
Şimdiii...
Yurdumuzda her katta birer adet ketıl bulunmakta. Bizim katımızda da mevcut. İçi çok fazla kireç olduğundan bir süre önce ben şahsıma ait bir ketıl aldım dışarıdan. Ne ise uzatmayayım alış hikayemi. :)

 Mutfağa bıraktım kızlar da kullansın diyerekten. Sonra benim ketılın da içi kireçlenince bir güzel temizledim. Pırıl pırıl oldu yavrucak. Derse gittim sonraki gündü heralde. Akşam 6'da geldim mutfakta kızlarla yemek yerken bir arkadaş çay yapayım dedi. Bu arkadaşın da çay sevdası meşhurdur. Sağ olsun hiç çaysız bırakmaz bizi. Bir baktık ki ketıl yok, uçmuş gitmiş.Tertemiz görününce tabi içi gitmiş, dayanamamış, ç/almış. Daha bir saat önce su ısıtmıştım deyince biricik ketılımın bir saat içinde sırra kadem bastığını tespit ettik. O saatlerde kattan bir arkadaş da pılısını pırtısını toplayıp KPSS (sınavı diyerek fena anlatım bozukluğuna düşüyordüm az kaldı. :) evi kurmuşlar oraya gitti. Tesadüflere inanmayan 5 vakit namazında mümin kardeşimizdir kendileri. Sorduk telefondan "sen mi aldın o telaşla" diye "yok" dedi. Ben ihtimallere kulaklarımı tıkayıp, tüm yurdun mutfaklarını tek tek dolanıp çalışanları haberdar edip evham yapmadan ufak çaplı araştırdım. Kalabalık mekandır, olur böyle durumlar diye düşünüp giden ketıl olsun dedim. Günler sonra ki bu günler elin parmaklarını geçmez biz ketılı unuttuk umudumuzu kestik derken bu arkadaş yurda uğramış beş dakikalığına. Arkadaşın gelmesiyle ketıl da geldi bak sen ki tesadüfe. Bu kadar üzerine oturan durum da ben hala küçücük ihtimaller üzerinde ya değilselerdeyim.

 Geldiğinde yine bizim mutfakta konsey toplanmıştı. Bayağı üstüne gidildi fakat sanki hiç haberi yokmuşcasına gösterdiği eylemler bana zor dakikalar yaşattı. Hayretlerim şaştı diye yorum getiriyordum. Belki ihtiyacı olduğu için almıştır gibi bir şey söyleyecek oldu ki tam hukuka yeni bir kavram kazandırarak "olur mu öyle şey canım süreli hırsızlık" diye bir şey çıktı ağzımdan. O an anladım ki çalışıyorum ben, öğreniyorum bir şeyler. :))

 Gözleri dolarak ayrıldı mutfaktan. Kimsenin dediği bir şey de yok. Olay üzerine getirilen yorumlardan, hak, hukuk, iman üzerine konuşulunca ağır geldi.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Öküzlerden..


 İnsan memleketinden uzakta memleketlisini görünce bir mutlu oluyor efendim. Annemin köylüsü Uşak'ta lisede müdür yardımcısıymış. Gittim görüştüm bu gün. Sonra merkezde gösteri vardı neymiş neyin nesiymiş derken bayağı bir saat geçirmişim. Yorgunluktan ayaklarımı hissetmiyorum.

 İlk öğretim ve lise öğrencilerinin bir takım becerileri sergideydi. Resim, maket vs. Döndüm dolandım bir ne var ne yok diyerekten. Kardeşime olan özlemim de bir hayli depreşti. Küçücük çocuklar her ne kadar isteklerine göre giyinmiş olmasalar da...









  Telefonum bozuk olduğundan çekebildiğim kadarını koyabildim. Daha estetik fotoğraflar çekmeyi istedim ama nasip işte. :)

 Arkada görünen heykel de halkın tabiri ile meşhur öküzler. Efendim ben biraz adres bulma özürlüsüyüm. Bir de bakar körlüğüm var. Öküzler çok imdadıma yetişti çokk. 

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Arınık Bir Ayin


Ünlüydük birlikte
Bir kareye alınıp ölümsüzleştirildim
Dönerek de düz yürüyebilirdim elbette
Çekil oradan çapraz atlıyorum ipi
Ufuk çizgisi kanatlarımda tutsak
Kendi beyazım kadar yansıyorum suya
Şimdi gelecek bir dalga ve bir tane daha
Şu el yapımı olan da getirecek

Çizemiyorum şu yaldızı
Söz değdi ellerime
Geç kaldı diye bir çift göze gücendi

Aynıydı hikâye
Ah doktor bakma ellerime
Saçlarımı süsleyecekti kriz deminde
Dağınıksa da kaldırdım gözlerimden

Kabullenişim şiir olacak doktor bey.
Dize dize suskular akacak
Büyürsen ne olur deme bana doktor.
Sahi kaç yıl daha üzülmeye müsaade var?

Her kahkaha dalgasıyla çarpıyor bedenime
Kayamsı bir edayla karşılıyor
Parçaladıklarımla ıslanıyorum
Sırtıma saplanan bıçaklar manasız
Kimse ben kadar beni acıtamaz.
Uykularım kadar dışlayamaz kimse bedenimi
Çemberin ortasında yaprak olmuş şimdi


/gecelerden korkmuyorum.
içim bayılıyor biraz 
biraz beynim uyuşuk
kulaklarımı bir gazete kağıdına sarıyorum
hislerim ilaçlara emanet/

Bir şiirden bir resim çıkaran çok değerli dostum Birce'ye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Şiirime resmi ile eşlik etmesi büyük bir mutluluktu benim için.