29 Aralık 2011 Perşembe

Komünizm Propagandam

 Başımın belası sunumlarımdan sonunda kurtuldum. Sorunsuz atlatabildim bu süreci neyse ki. Yargıların kurbanı komünizmi anlatabilmek için ilk cümlem "komünizm öcü değildir arkadaşlar sokakta sorulduğunda korkmayın" oldu. Söylemeden edemeyeceğim. Bu cümleyi İstanbul'da bir toplumun içinde söylesem daha farklı ve tatminkar tepkiler alırdım. Sadece hocamız gülümsedi. :)
 Konuyu anlatmaya bir tablo ile başladım. Bu tabloda TKP'nin genel başkanı, kurucusu, hangi tarihte kurulduğu, öncülü gibi bilgiler yer alıyordu. 2001 yılında kurulduğunu söylerken daha önce de bir kaç defa kurulup kapatıldı fakat en son 2001 yılında kuruldu diye de bir not düştüm. Bir arkadaşın söylentisini hoca ciddiye aldı ve söz hakkı verdi. "Mustafa Suphi 2001'de yaşıyormuş mu ki?" dedi. Ben de sözünü bitirir bitirmez başta da dediğim gibi birkaç kez kuruluyor bu parti ilk kurucusu Mustafa Suphi'dir dedim. Ve ardından gülümsedim. Bence bu gülümseme biraz tehditvariydi. Zaten konumu anlatırken bir kaç defa gözlerinin içine baka baka anlattım. Konumu bitirdim ve sıramı arkadaşıma verdim. Arkadaşım da bitirince konuyla ilgili olarak en son çıkıp Nazım Hikmet'in parti bünyesinde faaliyetleri olduğundan bahsedip Salkımsöğüt şiirini seslendirmemi isteyip istemediklerini sordum ve istek üzerine okudum. Kabul ediyorum biraz şov yaptım. :) 
 Daha sonra sınıf arkadaşına neden öyle davrandın diyerek vicdanım beni rahatsız etti ve gördüğüm ilk fırsatta -o da bu gün oluyor sunum salı günüydü- bana kırılmamışsındır umarım dedim. Aldığım cevap beni şaşkınlığa uğrattı açıkçası. "Ne kırılacağım ben seni ezerim" dedi. Aman Allahım! Bu ne laubaliliktir! Ne büyük kabalık! Bunun karşısında sadece güldüm ve gözlemledim. Ve dayanamayıp oturduğum sıramda önüme döndüm. Atılan yargılara dayanamayıp tekrar dönerek "komünizm nedir"? dedim. Tanımının dışında her şeyi söyledi. Her şeyden kastım da "Ben sana şimdi uzun uzun anlatamam." cümlesinin eş anlamlıları.Ve devamında göz boyamaya çalışan kurtarıcı sandığı cümleler.
 "Ben aslında yanımda yirmi tane soru getirmiştim sana sormak için de sormadım.
 -Neden? 
 -Hoca sordurmazdı.
 -"Keşke sorsaydın çok iyi olurdu. Ben oraya çıkıp komünizmi destekleyin demiyorum sadece ne olduğundan bahsediyorum." deyip bitirdim konuyu. 
Anlaşılan becerememiştim komünizmi anlatmayı. Ne derste ne de o an. Üzüldüm tabi. Ben de çıkıp kendileri gibi parti propagandası yapmalıydım sanırım diye düşünmekten kendimi geri alamadım. Böyle düşüncelere dalmışken omzuma bir kalem dokundu sandım ve önemsemedim. Daha sonrasında yine kaba bir dille karşımda bana yukarıdan bakar şekilde gördüm çocuğu. "Sen şiir mi yazıyorsun" dedi. "Evet" dedim ama bir an önce muhabbetimi kesme isteğiyle. 
 -"Nerede yazıyorsun?" dedi
 Ama o nasıl bir küçük görmektir sorarken. Ben de "bir çok sitede" dedim. Ve baktım akıllanmayacak. Bakışlarımı da hak etmiş daha fazlası müstahaktı. 
 -Şiirin günün şiiri mi ne seçilmiş.
 Yine tavrımı değiştirmeden "evet" dedim ve devam ettim. "sen de mi yazıyorsun?" 
 -Hayır sadece okuyorum. Güzeldi ama şiirin.
 -Teşekkür ederim o sitede üç şiirim var zaten üçü de günün şiiri seçildi. Sen sadece birini mi okudun. Nereden buldun beni?
Cevap kaçamak ve kem kümden ibaret. 
 -"Güzel ama şiirin" dedi en son. Ben de teşekkür ederim deyip döndüm önüme ve mahcup etmenin tadına vardım. :)


 Sevgili arkadaşım komünizm dinsiz demek değildir. 
 Komünizm, ortak yaşam düşüncesini savunur. Öyle uzun uzadıya bir tanımı da yok bakın çok basit. 
 Hocamızın soru sordurmadığına hiç rastlamadım. Aksine söylentiye bile söz hakkı vermişti.
 Birde büyüklenme derim ben, eğer blogumu da şiirlerim gibi bulursan. Nasıl bulduğuna dair bilgi verseydin ulaştırırdım ben de sana. Tüh.
 Malum kişinin adını vermek istemiyorum. Bu yüzden adı o çocuk.
 Sanırım baştaki gülümsemem içine dert oldu arkadaşımın.
 Ezerim de ne demek yahu. :)

17 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Melek Daha

 Şimdi benim bir tane Deniz ablam var daha evvelde bahsetmiştim. Annemin pek değerli manevi kızı. Benimse yaşıma başıma boyuma posuma kısacası kendime bakmadan kıyasıya inatlaştığım ablam. Ve pek değerli takipçim. Bebek bekliyor kendileri. Sevmeye varım.:)
 Benim de kafamı kurcalayan bir soruya bu gün parmak bastı kendisi ve bebeğimle benim aramdaki ilişki nasıl olur diye bir soru yöneltti. Bende istek üzerine aldım elime kağıt kalemi. -ne kağıdı ne kalemi geçtim tuşların karşısına- 
 Dedim ki içimden benim gibi bir evladı olursa eğer çok üzülürüm. İnanın üzülürüm. Mantıklı olmak gerekirse, malum ben kötü bir evlattım. Çok üzerim yani; çocuğu üzer, üzülmesini istemem. 
 Ablam ve bebeği
 Şimdi o evlat bence şanslı olduğu kadar bahtsız yavrucak. Neden mi? Hemen açıklıyorum.* Fazla korumacı olacağından çocuk sıkılacak. Bütün bahtsızlığı bundan ibaret. 
Zeki bir anne olacağından evladı saçmalayamacak. Şimdiki gençlerin halini gördükçe geleceği hayal edemiyorum. Allah'tan şahane bir annesi var da yavrucak için seviniyorum. Sonra böyle ayrıntılarda takılı kalacak çocuk ve büyük ihtimalle geleceği bir filozof bekliyor. Anneye çekerse eğer vay haline ki sormayın çok sevilecek. 
 Kafamda canlanan bir anne profili var ama uçları sonuna dek açık. Tam olarak kestiremiyorum nerede ne tepki verir. 
Ben de yaptım evet. Yargılarımla gelecek sundum doğmamış bir bebeğe. Hayal dünyamı besledim. Sen de bu sözlerin farkına varacaksın anne okurken. Özür dilerim melek.
Bak öyle artık hemen gel gibi şeyler söylemiyorum sana. Sen ne zaman istersen o zaman gel olur mu? Ama hani çabuk gelsen fena olmaz anneyi birlikte kızdırırız.:)
* Tamamen özneldir.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Maviyle İmtihan

 Fikrimin sonbaharında köyüme gittim.Tertemiz deniz kokusunu içime çektim. Sonra babamla bir olduk, annemi birazcık bekletip Fatsa sahilde birer bardak çay içtik. Alabildiğince maviye arkanı döndüğünde seni yalancı çıkaran yeşillik. Daha sonra da hep birlikte annemin köyüne geçtik.
  Çocukluğumdan kalan anılar ile evin harmanı bir oldu düşlerime serdi o günleri. Beş yaşındaydım. Yaşımın bilincinde miydim bilmiyorum. Koskoca bir yıl sadece yaşlılarla arkadaştım. Ben her şeyi bilirim huyumun temeli burası sanırım. Uzun ısrarlarımla anneeanneme kendime pazardan bir top aldırtmayı başarabilmiştim. Şimdi yerinde yeller esen evimizde kuzinenin borusunun altı topum için en uygun ve en güzel yerdi. Gözlerimden uyku akıyordu bir ara. Sonrasını anımsayamıyorum. 
  Ertesi gün topumun şekli daha çok bir yumurtaya benzemişti. Ve sanırım fizik kanunlarıyla ilk tanışmam bu şekilde oldu. Daha eskisini inanın hatırlayamıyorum. Bir ara ıslak bir kağıt bulmuştum. Evdeki diğer kağıtlara yazmam yasaktı. Eğer yazacaksam şimdi hayranı olduğum mavinin işkencelerine uğrayacaktı gözlerim. Kurutup, yazı yazmayı öğrenecektim. Kuruması için sabırsızlanıyordum. Ne anlama geldiğini bilmediğim bir sürü kelimenin içerisinde sadece A harfini tanıyordum ve o kağıda onu çizdim.  
  Yaz mevsimi de yaklaşmıştı. Kuzenlerim bir bir gelmeye başladılar. Bir süre adaptasyon sorunu yaşadım. Koyunları ağızlarından öptüğüme hala inanamıyorum. Yumurtaya benzeyen topumla epey bir alay konusu olmuştum ve şahsıma söylenen aptal, salak vs gibi kötü sözler pek ağrıma gitmişti. 
  Kuzenlerime ayak uydurmayı başardıktan sonra bir tanesiyle bir oyun oynamaya kalkıştık. Toprak fındık veriyordu, o halde bilekliklerimizi bu gün gömsek neden ertesi gün birer tane daha aynısından vermesindi. Etrafı iyice kontrol ettikten sonra birlikte toprağa gömdük. Ve kimseye bahsetmeme kararı alarak oyun oynamaya daldık. Dedem takım elbisesi ve kafasındaki kasketiyle evin yanındaki bahçeden bize doğru geliyordu. Bir çift korkulu mavi göz bize doğru yaklaşıyordu. Elinde iki tane bileklik. Bütün hayallerimiz korkunun esiri olmuştu. İyice bakmış kontrol etmiştik halbuki. 
  Sezon bitmiş, fındıklar satılmıştı. Artık İstanbul'a dönme vakti gelmişti. Köy de pek sevilir hale gelmiştim. Bir yıllık arkadaşlarımı bırakmak anne hasretiyle bana pek zor gelmese de saçlarına aklar düşmüş insanları ağlatmıştım. Dedemin kırmızı arabasıyla gözleri yaşlı sıra sıra dizilmiş yüreklere el sallayarak otogara doğru yol aldık.