29 Aralık 2011 Perşembe

Komünizm Propagandam

 Başımın belası sunumlarımdan sonunda kurtuldum. Sorunsuz atlatabildim bu süreci neyse ki. Yargıların kurbanı komünizmi anlatabilmek için ilk cümlem "komünizm öcü değildir arkadaşlar sokakta sorulduğunda korkmayın" oldu. Söylemeden edemeyeceğim. Bu cümleyi İstanbul'da bir toplumun içinde söylesem daha farklı ve tatminkar tepkiler alırdım. Sadece hocamız gülümsedi. :)
 Konuyu anlatmaya bir tablo ile başladım. Bu tabloda TKP'nin genel başkanı, kurucusu, hangi tarihte kurulduğu, öncülü gibi bilgiler yer alıyordu. 2001 yılında kurulduğunu söylerken daha önce de bir kaç defa kurulup kapatıldı fakat en son 2001 yılında kuruldu diye de bir not düştüm. Bir arkadaşın söylentisini hoca ciddiye aldı ve söz hakkı verdi. "Mustafa Suphi 2001'de yaşıyormuş mu ki?" dedi. Ben de sözünü bitirir bitirmez başta da dediğim gibi birkaç kez kuruluyor bu parti ilk kurucusu Mustafa Suphi'dir dedim. Ve ardından gülümsedim. Bence bu gülümseme biraz tehditvariydi. Zaten konumu anlatırken bir kaç defa gözlerinin içine baka baka anlattım. Konumu bitirdim ve sıramı arkadaşıma verdim. Arkadaşım da bitirince konuyla ilgili olarak en son çıkıp Nazım Hikmet'in parti bünyesinde faaliyetleri olduğundan bahsedip Salkımsöğüt şiirini seslendirmemi isteyip istemediklerini sordum ve istek üzerine okudum. Kabul ediyorum biraz şov yaptım. :) 
 Daha sonra sınıf arkadaşına neden öyle davrandın diyerek vicdanım beni rahatsız etti ve gördüğüm ilk fırsatta -o da bu gün oluyor sunum salı günüydü- bana kırılmamışsındır umarım dedim. Aldığım cevap beni şaşkınlığa uğrattı açıkçası. "Ne kırılacağım ben seni ezerim" dedi. Aman Allahım! Bu ne laubaliliktir! Ne büyük kabalık! Bunun karşısında sadece güldüm ve gözlemledim. Ve dayanamayıp oturduğum sıramda önüme döndüm. Atılan yargılara dayanamayıp tekrar dönerek "komünizm nedir"? dedim. Tanımının dışında her şeyi söyledi. Her şeyden kastım da "Ben sana şimdi uzun uzun anlatamam." cümlesinin eş anlamlıları.Ve devamında göz boyamaya çalışan kurtarıcı sandığı cümleler.
 "Ben aslında yanımda yirmi tane soru getirmiştim sana sormak için de sormadım.
 -Neden? 
 -Hoca sordurmazdı.
 -"Keşke sorsaydın çok iyi olurdu. Ben oraya çıkıp komünizmi destekleyin demiyorum sadece ne olduğundan bahsediyorum." deyip bitirdim konuyu. 
Anlaşılan becerememiştim komünizmi anlatmayı. Ne derste ne de o an. Üzüldüm tabi. Ben de çıkıp kendileri gibi parti propagandası yapmalıydım sanırım diye düşünmekten kendimi geri alamadım. Böyle düşüncelere dalmışken omzuma bir kalem dokundu sandım ve önemsemedim. Daha sonrasında yine kaba bir dille karşımda bana yukarıdan bakar şekilde gördüm çocuğu. "Sen şiir mi yazıyorsun" dedi. "Evet" dedim ama bir an önce muhabbetimi kesme isteğiyle. 
 -"Nerede yazıyorsun?" dedi
 Ama o nasıl bir küçük görmektir sorarken. Ben de "bir çok sitede" dedim. Ve baktım akıllanmayacak. Bakışlarımı da hak etmiş daha fazlası müstahaktı. 
 -Şiirin günün şiiri mi ne seçilmiş.
 Yine tavrımı değiştirmeden "evet" dedim ve devam ettim. "sen de mi yazıyorsun?" 
 -Hayır sadece okuyorum. Güzeldi ama şiirin.
 -Teşekkür ederim o sitede üç şiirim var zaten üçü de günün şiiri seçildi. Sen sadece birini mi okudun. Nereden buldun beni?
Cevap kaçamak ve kem kümden ibaret. 
 -"Güzel ama şiirin" dedi en son. Ben de teşekkür ederim deyip döndüm önüme ve mahcup etmenin tadına vardım. :)


 Sevgili arkadaşım komünizm dinsiz demek değildir. 
 Komünizm, ortak yaşam düşüncesini savunur. Öyle uzun uzadıya bir tanımı da yok bakın çok basit. 
 Hocamızın soru sordurmadığına hiç rastlamadım. Aksine söylentiye bile söz hakkı vermişti.
 Birde büyüklenme derim ben, eğer blogumu da şiirlerim gibi bulursan. Nasıl bulduğuna dair bilgi verseydin ulaştırırdım ben de sana. Tüh.
 Malum kişinin adını vermek istemiyorum. Bu yüzden adı o çocuk.
 Sanırım baştaki gülümsemem içine dert oldu arkadaşımın.
 Ezerim de ne demek yahu. :)

17 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Melek Daha

 Şimdi benim bir tane Deniz ablam var daha evvelde bahsetmiştim. Annemin pek değerli manevi kızı. Benimse yaşıma başıma boyuma posuma kısacası kendime bakmadan kıyasıya inatlaştığım ablam. Ve pek değerli takipçim. Bebek bekliyor kendileri. Sevmeye varım.:)
 Benim de kafamı kurcalayan bir soruya bu gün parmak bastı kendisi ve bebeğimle benim aramdaki ilişki nasıl olur diye bir soru yöneltti. Bende istek üzerine aldım elime kağıt kalemi. -ne kağıdı ne kalemi geçtim tuşların karşısına- 
 Dedim ki içimden benim gibi bir evladı olursa eğer çok üzülürüm. İnanın üzülürüm. Mantıklı olmak gerekirse, malum ben kötü bir evlattım. Çok üzerim yani; çocuğu üzer, üzülmesini istemem. 
 Ablam ve bebeği
 Şimdi o evlat bence şanslı olduğu kadar bahtsız yavrucak. Neden mi? Hemen açıklıyorum.* Fazla korumacı olacağından çocuk sıkılacak. Bütün bahtsızlığı bundan ibaret. 
Zeki bir anne olacağından evladı saçmalayamacak. Şimdiki gençlerin halini gördükçe geleceği hayal edemiyorum. Allah'tan şahane bir annesi var da yavrucak için seviniyorum. Sonra böyle ayrıntılarda takılı kalacak çocuk ve büyük ihtimalle geleceği bir filozof bekliyor. Anneye çekerse eğer vay haline ki sormayın çok sevilecek. 
 Kafamda canlanan bir anne profili var ama uçları sonuna dek açık. Tam olarak kestiremiyorum nerede ne tepki verir. 
Ben de yaptım evet. Yargılarımla gelecek sundum doğmamış bir bebeğe. Hayal dünyamı besledim. Sen de bu sözlerin farkına varacaksın anne okurken. Özür dilerim melek.
Bak öyle artık hemen gel gibi şeyler söylemiyorum sana. Sen ne zaman istersen o zaman gel olur mu? Ama hani çabuk gelsen fena olmaz anneyi birlikte kızdırırız.:)
* Tamamen özneldir.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Maviyle İmtihan

 Fikrimin sonbaharında köyüme gittim.Tertemiz deniz kokusunu içime çektim. Sonra babamla bir olduk, annemi birazcık bekletip Fatsa sahilde birer bardak çay içtik. Alabildiğince maviye arkanı döndüğünde seni yalancı çıkaran yeşillik. Daha sonra da hep birlikte annemin köyüne geçtik.
  Çocukluğumdan kalan anılar ile evin harmanı bir oldu düşlerime serdi o günleri. Beş yaşındaydım. Yaşımın bilincinde miydim bilmiyorum. Koskoca bir yıl sadece yaşlılarla arkadaştım. Ben her şeyi bilirim huyumun temeli burası sanırım. Uzun ısrarlarımla anneeanneme kendime pazardan bir top aldırtmayı başarabilmiştim. Şimdi yerinde yeller esen evimizde kuzinenin borusunun altı topum için en uygun ve en güzel yerdi. Gözlerimden uyku akıyordu bir ara. Sonrasını anımsayamıyorum. 
  Ertesi gün topumun şekli daha çok bir yumurtaya benzemişti. Ve sanırım fizik kanunlarıyla ilk tanışmam bu şekilde oldu. Daha eskisini inanın hatırlayamıyorum. Bir ara ıslak bir kağıt bulmuştum. Evdeki diğer kağıtlara yazmam yasaktı. Eğer yazacaksam şimdi hayranı olduğum mavinin işkencelerine uğrayacaktı gözlerim. Kurutup, yazı yazmayı öğrenecektim. Kuruması için sabırsızlanıyordum. Ne anlama geldiğini bilmediğim bir sürü kelimenin içerisinde sadece A harfini tanıyordum ve o kağıda onu çizdim.  
  Yaz mevsimi de yaklaşmıştı. Kuzenlerim bir bir gelmeye başladılar. Bir süre adaptasyon sorunu yaşadım. Koyunları ağızlarından öptüğüme hala inanamıyorum. Yumurtaya benzeyen topumla epey bir alay konusu olmuştum ve şahsıma söylenen aptal, salak vs gibi kötü sözler pek ağrıma gitmişti. 
  Kuzenlerime ayak uydurmayı başardıktan sonra bir tanesiyle bir oyun oynamaya kalkıştık. Toprak fındık veriyordu, o halde bilekliklerimizi bu gün gömsek neden ertesi gün birer tane daha aynısından vermesindi. Etrafı iyice kontrol ettikten sonra birlikte toprağa gömdük. Ve kimseye bahsetmeme kararı alarak oyun oynamaya daldık. Dedem takım elbisesi ve kafasındaki kasketiyle evin yanındaki bahçeden bize doğru geliyordu. Bir çift korkulu mavi göz bize doğru yaklaşıyordu. Elinde iki tane bileklik. Bütün hayallerimiz korkunun esiri olmuştu. İyice bakmış kontrol etmiştik halbuki. 
  Sezon bitmiş, fındıklar satılmıştı. Artık İstanbul'a dönme vakti gelmişti. Köy de pek sevilir hale gelmiştim. Bir yıllık arkadaşlarımı bırakmak anne hasretiyle bana pek zor gelmese de saçlarına aklar düşmüş insanları ağlatmıştım. Dedemin kırmızı arabasıyla gözleri yaşlı sıra sıra dizilmiş yüreklere el sallayarak otogara doğru yol aldık. 

27 Kasım 2011 Pazar

Aksiye çalan agresif evlat

 Biraz agresif bir evlat olduğumu ilk ve son kez söylüyorum. Aksi de olabilirim. Objektif olma çabalarıma katkı olsun diyerekten.
 "Şu okulu bir bitir de...." ile başlayan cümlelere karşı alerji geliştirdim. Alerji geliştirilir mi? Ben geliştirdim bakın. Bu cümlenin sonu ister maneviyatla bitsin, ister maddiyatla. Beni kızdıracak belli.
 Hayır bir kere bu cümlenin sonunun olumlu bitme olasılığı bile yok. ( Çabalıyorum!)
 Hayırsız bir evladım ayrıca. Bunu diyebilmem için hayırlı evladın tanımı yapmalıyım önce. 
Hayırlı evlat tanımı: Hani şu daima başarılı olanlar var ya işte onlar. 
Çok kötü şartlarda olup da okuyan insanları takdir edebilmeyi istedim ben de hep.
 Kendiliğinden ders çalışan çocukların içine büyü kaçtığını düşündüm uzun süre. Matematikten çok iyi alanların benden zeki olduklarını benim kabullenmemde inanın bir sorun yok. Mesele ebeveynlere kabul ettirebilmek. Trigonometri, türev, integral, polinom karışımı bir soru düşünün. Kendimi bilim adamı ilan ediyorum. Yüksek müsaadelerinizle. 
 Hep sizden daha kötü durumda olanlar var ve daha çok başarılı klasiğini yapmak istemiyorum ama lanet gitsin ben de bu cümleden milyon kez duydum. 
 Birde cevabı bilinen soruların sorulması beni çileden çıkarıyor. Sen de ebeveyn olunca anlarsın klasiğini duymak istemiyorum. Ne yapsam klasiklere karşı mı çıksam. ;)


 Not: Her yazımı ilgiyle okuyan anneme çokça selamlarımı iletiyorum. Merak etme anne. Yurdumda öğlen yemeği çıkmadığından öğlenleri birşey yemiyorum. Ve aç kalıyorum bu yüzden kafam çalışmıyor dolayısıyla seksenlik kağıttan yirmi almayı başarabiliyorum. Aldım mı, verildi mi? Tartışılır.
 Notun notu: Her arayışında ki bu öğlen saatlerine tekabül ediyor, acıkmamış oluyorum dert etme.
 Notun özeti: Her şey yolunda. :)

21 Kasım 2011 Pazartesi

Vizeler ve Hamide

 Bir hafta sonra da böyle umutvari olmak dileğiyle...


 Bayramda çalışırım bayramdan sonraki bir hafta olan sürede çalışırım derken vizeler geldi. Ve bende son gün çalışanlar kategorisine kendimi layık gördüm. Şimdiye kadar iyi gitti sınavlarım. Onbir dersten henüz üçünü atlattım.Önümdeki sınav tablosuna  baktıkça içim kararıyor ne yalan söyleyeyim. Vermeliyim şu başıma dert olan derslerimi. 


 Ezberci sistemde öğrendiğim ne var? Bende işten zevk almaya çalışıyorum. Grup çalışmaları yapıp hepsini ezberleyip sorulu cevaplı çalışırken bilmek hoşuma gidiyor. Kimse tarafından hatırlanamayan sorunun cevabını bildiğimde bildiğiniz ilk okul öğrencisi oluyorum sevinçten. Fakat bu gün sınavda bildiğim sorunun cevabını yazmayı unutunca nasıl canım sıkıldı bilemezsiniz. Hamide özüne dönecek zamanı buldun dedim.


 Ben olayı abartıp Tûba'nın da derslerine kafa yordum. Önden gidiyorum seneye hazırlık. :)
 Bu arada benim güzel bakışlımın sevilme fobisi olduğunu farketmiş bulunmaktayım. Aşırı sevgiden  bunalıyor.Fakat şöyle bir çatışma da yaşanmamış değil; geçen gün bizim kız derse gitmişti sabahtan bende aylardan sonra odadan adım atmış ve arkadaşıma ders çalışmaya gitmiştim. Akşam dersten sonra tekrar arkadaşıma gittim ve çalışmaya devam ettik yurda da geç geldim. Bir günüm sanki birkaç gün gibi geldi. Nasıl özledim Tûbamı. Sanıyorum ki oda özlemiş. 
 !?:)

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bu Ben Değilim.

 İki haftalık tatilden sona Uşak'a dönerken son anlarımın beni şaşırtmasıyla başlıyorum yazıma. 
 Gece yolculuk beni çok yoruyor diyerekten perşembe gündüze aldım biletimi. Çarşamba akşamı -sağ olsunlar- iki kere misafir ağırladık. İlk gelen misafirlerimiz komşularımızdı. Çay ve annemin enfes revani tatlısından ikram ettik. Bir tanesi mahalleden bir bayan. Daha önce ne gelmişliği vardır evimize ne uzun bir muhabbetimiz. Geldiği gibi başladı kızım şöyle başarılı böyle başarılı. Şimdi kadının hitabı kuvvetli olduğundan benim temiz saf yürekli annemi etkileyecek. Hatta tabiri caizse zehirleyecek. Hemen aldım elime dizginlerimi. Bekliyorum en ufak hatasında yerden yere vuracağım. Çok geçmedi üzerinden soruverdi. 
-Senin bölümün neydi tatlım?
-"Kamu yönetimi" dedim tebessüm ederek. 
 Buradaki gülümsemem tamamen içtendi. Belirtmek isterim. 
 Ama gel gelelim teyzemin ettiği laf. "Eh artık belediyelerde falan çalışırsın." Bende "başka şeyler düşünüyorum" diyerek konuyu kendi sahama çektim ve aklımın ucundan bile geçmeyecek bir kariyer çizdim gözlerinin önüne. 
-"Gazetelerde siyasi köşe yazarlığı düşünüyorum." deyiverdim.Ama teyzem maaşallah ona da bir küçümseme edasıyla "küçük yerlerden başalman lazım ama onun için."
 Buna da cevabım kesin ve net oldu. Gelen teklifleri değerlendirmiyorum çünkü ben bir aşamaya geldim Kalitemi düşürmek istemem gibilerinden. :)
 Sonra bu dediklerimi anımsadığımda inanamadım kendime. Olaya kendi değerlendirmemi yapacak olursam. Diğer komşuların gözünde bu davranışım antipati kazandı. Fakat bu bayanın gözünde galiptim. Anlayamadım orada neyin yarışını yapıyordu. Kızını ne olarak görüyor. Sadece evladından daha başarılı insanların olabileceğini göstermek istedim. Kaldı ki alanlarımız bile farklıyken kıyasta mâlup hissetti kendini. İyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim. Ama gerçeklerle yüzyüze gelmesini sağladım sanırım. Sonunda bana "küçümseme" deyiverdi. Biraz çekingen biraz farkında. 
 Diyorum Hamide sana mı kaldı kaç yaşına gelmiş kadına ders vermek. Ama söz konusu benim annemle huzurumu kaçıracaksa evet bana kaldı!


 Daha sonra yengelerim ve kuzenlerim geldi. Tatlıdan kalmadığı için yeni bir çay ile fındık ikram ettim onlara da. Oturduk sohbet ettik. Güzel vakit geçirdik. Onlarıda uğurladıktan sonra benim uğurlanma törenim de sona ermiş oldu.


 Bavulumu hazırlarken günlüğümü buldum ve ufak bir göz attım. Altı sene kadar olmuş. Neler neler yazmışım. Fazlaca hüzünlendim. Ve son bir kaç aydır çocuğum ben dimi daha küçüğüm diye sayıklamamın nedenini gördüm sayfalarda. Okumayaydım deyip duruyorum şimdi.


 Sabah erkenden kalktım ve servis için yazanenin önünde beklemeye koyuldum. Yan tarafta Endüstri Meslek Lisesi vardı. Çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu bir lise. Ve sabahın köründe hepsinin elinde bir sigara derse doğru. Bende bu yol üzerinde sabah sabah nerden çıktı bu vicdan bekçisi dedirtircesine bir sigaraya bir yüzüne bakıyorum genç çocukların. Yaş olarak benden küçük olduklarından bakmakta sakınca görmedim. Ama malum küçük gösterdiğimden kimisi kız bana bakıyor diye havalara girdi, kimi minnet etmedi, kimisi karizmatik bakışlar attı. :)
 Harika bir yolculuk oldu benim için, yolda defalarca inip fotoğraf çekmek istedim. Pastel renginde bir doğa,  açılan tüneller ve aradan nostaljik etki oluşturan tren yolu...


 Otogarda indim ve yurduma geldim servisle. Fakat kapı duvar oldu üstüme! Yurdu cumartesi açacaklarmış. Aradım hemen ve sitem ettim fazlaca üstelemeden. İşletme sahipleriyle olan ilişkilerim pek zayıf olduğundan haklıyken haksız duruma düşmekten çekindim. Nasıl beceriyorlar kendilerini haklı çıkarmayı! İnsanlık ayıbı olarak görüyorum ve kendimi uzak tutuyorum. Şimdi burada düşenin hakkı nerede gibi klişe laflardan da etmek istemiyorum. Ve geceyi otellerinde geçiriyorum. Evham dolu bir geceden sonra sabah Tûbamla birlikte yurdumuza kavuşuyoruz.

Ten İle Tin

Ürkekti şimdi bedeni
Cahildi tecrübeleri
Keşfettiği kadınsılık
Kaçamadığı çocukluğunun
Utangaçlığına yenikti, yârin kollarında.

Gerçekti soyut olan
Dokuz sekizlik ritmindeki serçe yüreğiyle
Dolandı boynuna yârin gizlenerek, sımsıkı.

Göz hapsindeydi kıvrımları
Üryandı savunmaları kazanılmış bir günaha.

/İncesaz eşliğinde
Saflığıyla kamaştıran tellerin
Önüne çekilen perdelere
Basılan parmaklar fikir kanatır/

Somuta değen duygularına kurban
Bir Beden kaldı elinde
Fikrinin biçimlendirme aczine
Bedel diye belki de…

Hayallerin rüyalara aktarımı muntazamdı.
Narsist sendromların en kuytularında
Şimdi kabustu uykuları… 






4 Kasım 2011 Cuma

Öyle Şey...!

 Tüm yargılara tebessümle diyerek başlıyorum yazıma.
 Benim kamu yönetimi okuduğumu bilmeyen pek azdır. Siyasal Partiler ve Baskı Grupları dersinden ödevim var. Bir parti veya baskı grubunu ele alıp, araştırıp sunum yapılacak. Malumunuz bağımlı olduğumdan internette gezinirken gözüme bir parti takılmıştı. Hakkındaki bilgim sıfır. Üzerine de bu ödev denk gelince bu partiyi seçeyim dedim. Herkes ya iktidarı seçecek ya muhalefeti ya da son dönemde popüler olan partileri. Bendeki mekanizma nasıl işliyor anlamıyorum. Sanki çok becerebilecekmiş gibi zor olanı seçeceğim. Adını pek nadir duyduğum ikinci duyduğumda çoktan unutmuş olduğum bir partiyi seçtim.
 Hangi partimi? 
 Merhaba yargılarınız.
 Türkiye Komünist Partisi.
 Şu partiden ödevim var dediğim anda başka parti bulamadın mı?  Sorusuyla karşılaşmadığım olmadı. Daha sonra partinin yetkili binasına gidip görüşme yapmam gerekli. Aman yalnız gitme!
 Neden?
 Ne olur ne olmaz.
 İyi hadi. Büyük sözü dinledik kuzenimle çıktık Ümraniye çarşıya. Akbank'ın üzerinde demişti babam gittik baktık yok. Kime soralım kime soralım derken belediyenin bir çalışanını gördüm formalıydı. Kuzenim bari kısaltılmışını söyle de korkmasınlar dedi. (?)
 -Pardon!? TKP'nin binası nerede?
 -??
 -Parti.
 -??
 -Türkiye komünist partisi binası?
 -Bilmiyorum...... Buralarda yok öyle şeyler.
Sonra şüpheli bakışlara maruz kaldık. O bakışlara cevaben "tek yol devrim" demek geldi içimden ya! :)
Nasıl şey kardeşim. Biliyor musun ki? Öyle şey de ne demek!? 



20 Ekim 2011 Perşembe

Reklam

 Bu gün konudan konuya atlayıp biraz kafa karıştırabilirim. Bu durumdan siz okurları haberdar etmekte yarar görüyorum. 
 
 Sonbahar yeni geldi bu şehre ve gitti hemen. Adam akıllı hüzünlenemedim bile. Tekrardan muhasebesini yapamadım vazgeçtiklerimin. Sağda solda anlatıp da kurtulmayıda denemedim. Güçlü biri olduğumu sanarak kendime en güzel yıpratma yöntemini uyguladığımın farkındayım ya. Neyse, ziyanı yok.
 
 Sunum...
 Hatırladıkça mideme ağrıların girmesine engel olamıyorum. Daha önce tecrübem olmadı değil bu konuda. Fakat hepsinde aynı son. Unutulan bilgi ve baş dönmesiyle toparlanamayan konu. Öyle ki daha bir hafta olmasına rağmen heyecanımın boyutu abartıyı bile aşmış durumda. Bu süre zarfında her gün okuldan geldiğimde "Tûba ben okulu bırakıyorum" sözlerinin beni nasıl rahatlattığını anlatamam. 

 Bu gün derste Sayın Yardımcı Doçent bir soru sordu ve ilk derste anlattığını söyledi. O derste bulunmuştum fakat sorusunun cevabını hatırlayamadım. Benim gibi 80 kişi de hatırlayamadı. Anlattığının karşılığını almak istiyordu haklı olarak. Arkadan bir arkadaş doğru cevabı verdi ve karşılığında birbirini döven bir sürü bir çift el kazandı. 

 Ben mi? Ben yine aklımdan yazıyordum o sıra. İlk derse dair hatırladığım şey dersin adından ve anlamından bahsettiğiydi. "Temel hak ve hürriyetler" Hürriyet nedir ile başlamış ve bir sürü tanım sunmuştu. Bende kafamda muhasebesini yapmıştım tanımların. Hiçbiri benim tanımıma uymuyordu. Kişinin özgür olabileceğini söylüyordu bu tanımlar gerekli koşullar sağlandığında. Sonra tekrar geri dönmem gerekti derse. Sayın Yar. Doç.'u pek bir sempatik buluyorum ve dolayısı ile anlattığı dersi büyük bir zevkle dinliyorum.

 Birde neden sınavlarda başarılı olamamamın sebebi aklımda belirdi. Çok yönlü düşünemediğim ve her konuda yorum yapabilen bir kişiliğe sahip olamadığım için. Tribünsel popülariteye sahip olmak istemediğim için. Verdiğim kağıda karakterimi koyduğum için. İsteneni, kalıplaşanı değil de kendi cevabımı verdiğim için. 

 Hadi tutun buna sığ bir söylem deyin. Reklamın iyisi kötüsü olmaz.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Gülüyorum Şu

 İmdi efendim malum ingilizce olmazsa olmaz. Hele bir de iibf mezunu olacaksanız dil öğrenmek size farz kılınmıştır. Bizde Tûba'yla birlikte Uşak'ta bunun için kursa gitmeye karar aldık uzun zaman önce. Bu gün gidelim yarın gidelim derkene o gün dünmüş meğer.

 Birlikte merkeze gittik ve tavsiye edilen kurslardan birine girdik bilgi almak için. Yönetimde duran kız daha yetkin birini çağırdı bilgi vermesi için. Gelen bayan genç, sarı saçlı, hoş bir bayandı. Öğretmenmiş kendileri. Bizi kurs hakkında bilgilendirdi sağ olsun. Sonra isimlerimizi not aldı. Fakat bende bir gülme en gizlenemeyeninden. Tûba anladı beni. Fakat kadıncağız anlayamadı tabi siz okuyanlar gibi. Sevgili oda arkadaşımın adını yanlış yazdı. Nasıl yazar! Orada yumuşak g "ğ" gördükçe bana o kursu bedava verse de güleceğim. Konsantrasyonum sıfır. Artık çıkalım dercesine bakıyorum bizim kızın gözlerine ama nafile gözlerindeki o ışığı gördükçe durum iyice kötüleşiyor. Sonunda çıktık. Çok ayıp olduğunun farkındayım fakat tiyatro sahnesinde bile kendimi gülmekten alamamıştım ki oyunun adını söylediğimde kınanacağımdan dolayı susuyorum.

 Daha sonrasında Tûba yurda döndü bense dersim olduğundan dolayı merkezde biraz daha dolanıp kampüse gitmeyi planladım. Ders için hocalarımın verdiği fotokopileri aldım. Şu bir ay önce siparişini verdiğim ve artık gelmesinden ümidi kestiğim kitabı sormak üzere kitapçının yolunu tuttum. Ümitsiz bir bir edayla içeri girip sordum.
"Benim kitap geldi mi?"(Artık tanış olduk oradaki beyefendi ile küçük şehir malum.)
"Evet geldi" dedi. Nasıl bir mutluluktu yüzüme yayılan.
Vize sonrası çöpe atacağım fotokopilerden uygundu kitap. Okula giderken otobüste okumaya başladım. Kantine indim hemen bir çay eşliğinde devam ettim okumaya. Derse girene kadar yarıladım. Yurda geldim ve yatmadan önce bitirdim. Şimdi de tekrar okuma kararı aldım. Biraz farklı bir tarzı var. Bir solukta okunası -şahsım adına konuşmak gerekirse- bir kitap değil. Sindirilmesi gerek.
Hangi kitap mı?


OPUS MAGN MU PROVALARI – I


Bu sabah saat yedi buçukta uyandım.
Kahvaltımı ettim.
İşe gittim.
Çalıştım.
Öğle tatilinde öğle yemeğimi yedim.
Çalıştım.
Saat on yedide günlük çalışma süremi tamamladım.
Eve geldim.
Kitap okudum.
Şiir kurdum.
Geldi uykum.
Biraz sonra uyuyacağım.
-m’ler yarım kafiye.

Âh Muhsin Ünlü

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ses Kapanı


Kadere kırptığın gözünde
morarmış bir damla.
Yalancı doğrular onlar, kanma!
Kır bilincin zincirlerini, korkma!

Aynada kırılandı ışığın tarifi
renklerin varlığı şaibedeyken
gözün görmediği karanlıkta
bir mum yak, durma hadi!

Bir kıvılcım tutuşturabilir yaşama küsmüş ateşi
acıların kahkahası hazzı küçümsüyor mu ne?
düşenin düşüne mi mühürlendi düşünce?
üstüne molozlar dökülüp
Nil’in yatağını kim değiştirdi dün gece?
en derin uykularımda
kimdi çeken yorganımı benim sessizce?
ruhum nerede, ey madde!

Bedenden bir boy büyük daima
fotoğraflara yansımayan yanım.
Alışamadı gitti akşamın sessizliğinde
böyle kaybolmalarıma benim…
İşte! Tam şu nota varlığımın merkezi diyorum ona.
Üzerine basılan diyez kadar narin ve derin
S/es ver sessizlik!
Az ötende bir yerdeyim.

Doğru yalanlar bunlar, kanma.
Ey akıl, kır zincirlerini sen bana bakma!
           
Ortak bir çalışmanın ürünüdür. Aynı zamanda blogumun tasarımı için kendilerine buradan teşekkür ediyorum.


3 Ekim 2011 Pazartesi

Yasak

 Kendime ettiğim itiraflardan sonra bir haftalığına internete girmeme kararı aldım. Bağımlılığım damarlarıma kadar işlemiş durumda ne yazık ki. Nabzım beni fazla sınamaya başladı bu sıra. Daha önce de yaşadığım bir durum olduğundan önüne geçmeyi başarabiliyorum neyse ki.
Bu durum geçecek en yakın zamanda. Buradaki kadar neşeli olmayabilir aşamalar. Ama sonuç daha sağlıklı olacak. Hoşçakalın. :)

25 Eylül 2011 Pazar

DÖNÜŞ

 Sakin bir cumartesiydi dün. Bir o kadar hüzünlü. Bir önceki gece oda arkadaşımla birlikte odamızda kilise atmosferini anlamaya çalışırken uykumdan vicdanımı teselli edici fikirlerle uyanmıştım. Gereksiz olduklarını ayıkınca fark ettim. Zira insan geceleri daha bir duygusal oluyor. Vicdan fazla mesaide başının yastıkla birleştiği yerde.

 Kahvaltımızı aldık ve mutfağa geçtik. Televizyonun kumandasını aldım elime ve kanalları gezinmeye başladım. Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray ve yakışıklı jönü Kadir İnanır'ın filmine rastladık. İzlememek büyük kayıptı. Her ne kadar duygularımı kazandığımı düşünsem de pek bir yol katettiğim söylenemez. Göz yaşlarının hakim olunamadığı sahnelerde izleyici olarak psikolojik tahliller yapan bir beyne sahibim. Yazıklar olsun!

 Düşene vurmak kolaydır derler. Düşeni korumak da zor görünür fakat o da kolaydır derim ben. İbrahim kurbandır sisteme. Gülcan neye kurban? İsmail Hasan iffete kurban. Peki ya Öğretmen? Sorularımın cevabı bir tek gerçeği gösterir. İnsani duyguların sömürülmesi medeniyetle engellenecek şey değildi. Medeniyeti algılayış ise gaz lambası kadar masumane. Bir nefesle ya sönen ya da kül edendi.

H`islenen K`adın


Kahvemin telvesine vuran güneş,
Nemli kumsalına götürür seçimlerimi.
Bir bebeğin kirpiklerinde seyir sanrılarında,
Fikirlerinde raks eder bedenim,
Karanlığın karasında...

İdrakimin ezber serzenişleri sanadır,
Güneşli Ağustos akşamlarında.
Sustur gözlerini ahlakına yandığım adam!


Ömürlük bir dakika ela renginde
İndirme sakın o çerçeveleri, kâinatım kararacak.
Kandırılmış mıydı fikrim, yoksa hissim mi, beni aldatan
Bir ihtimal, gözlerim miydi yanılan?
Tüm somutluğuna inat…

Yürek çeker tenden önce.
Göz kapaklarında bilinenin merakı…
Soluksuz kasılmaları tadamamış sol omuz altı.
-Anlatmayacağım, bakmayışındaki iltifatı-

Üçüz yaşanan şizofrenik sancılarda
Panzehir niyetine sonbahar,
Bakmakla görmek arasında yaşantın var.

Cehaletin cehaletle örtüldüğü dünyanın yarım çocuğu.
Aşağılanmışlıkla yoğrulmuş gayretlerinin silsilesi.
Deniz kokulu sözlerinden umut ver, der gibi
Ezgilere küstüren elvedalara savurma beni.


Hamide özdemir

20 Eylül 2011 Salı

Herkes-miş!

 Bir kaç aydır "yazmaya" çalışıyorum. Yazdığım her dönemde de sadece 'çalışıyor' olacağım. Yakaladığım ilk fırsatta da kendimi anlatmak gibi bir gayem olmadığını söylüyorum. Bunu daha çok dize gelmeyen dizelerimle anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar doğru tartışılır.Lafı dolandırmadan söyleyipte çekip gitmek istediğim yazılarım da oluyor, anlatmakta eksiklik duyduğum yazılarım da.
 Kimse benden kibarlık beklemesin diye isyan ettiğim çok oldu reel yaşamımda. Özel gün kavramım yoktur. Bir tebrik iletmeyi, aramayı vs. gereksiz buluyorum. Bu duygunun neyden kaynaklandığı konusunu sevgili psikiyatrlara bırakıyorum fakat dizi takip eden bir çok insanın aklına gelen ilk teşhis doğrudur. İçten edilmeyen bir tebriğin anlamsız olduğu kanaatindeyim. Bazen kabıma sığamaz durumlarım da olur bu hususta. Daha sonra formaliteden de olsa edilen bir tebriğin ne kadar çok mutlu ettiğini görmek utandırıyor beni bu fikrimden. Sonra müthiş bencil biriyim yani herkes kadar. Ukalalık vazgeçilmez bir kaçış yoludur benim lisanımda. Herkes kadar sevmeli, herkes kadar küsmeli, herkes kadar gülmeli değil mi?
 Sonra.. Sonra tanımlara kavramlara sıkışmalı ve taşmamaya özen göstermeli. İdeal olanı belirleyen kuralların belirleyicisi ile aranı hep iyi tutmalı. Yalakalık iyi niyet diye adlandırılmalı.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Ayrılık vakti mi dersin an?

Ben galiba insani duygularımı tekrar kazanıyorum. Buna benim için ne kadar kazanç denebilirse tabi. Harika bir yaz tatili geçirdim. Harika anlar yaşadım. Hep istenen ve hayal edilen. Ve bitmesinden dolayı şuan üzüntü duyuyorum.
Dün yorucu bir günün bitimine doğru diş doktorları misafirimizdi. Bir önceki akşamdan annemle birlikte birbirinden lezzetli ikramlar hazırlamıştık. Ve çay. Bir karadenizli olarak olmazsa olmaz diyebileceğim şeylerden biridir. Oturduk hoş muhabbetler ettik. İş hayatını özlemişim dedim ve dediğim anda bu fikrimden vazgeçtim. Rahattım böyle tadını çıkarmalıydım. Misafirlerimizi yolculadıktan sonra bavulumu hazırlamaya koyuldum.  Annem hiç yardım etmedi. Ne bencil kadın yahû. Çok üzüldü.:) Kıyamadım bende tabi. Birbiri üstüne eleştiriler yağdırdı sesimi çıkarmadım. Onunda tepkisi böyleydi işte. Daha sonra yattık. Daha doğrusu ev halkı yattı ben uyuyamadım. Kardeşime gözüm takıldı bir ara. Melek…
Sabah erken kalkıp hazırlandım ve servise binip otogara gittim. Otobüsü beklemeye başadım. Geçikecekmiş otobüsüm. O sırada otogardaki insanlar dikkatimi çekti ve bir tanesi biraz fazla dikkat çekici idi. Giyimi ile abartılı bir bayandı gördüğüm. Bir süre sonra telefonu çaldı. O sesin o görünüşten geldiğine inanamadım ve kafamı çeviripte bakamadım da. Konuşmalar şüphelerimi doğruladı. Cinsel tercihini farklı yönde kullanan biri idi. Gözlemlemeyi çok istedim fakat bakamadım. Yanlış anlaşılmaktan korktum. Konuşabilmeyi, muhabbet edebilmeyi istedim ama cesaret edemedim. Hayatı algılayışı neydi bilmek istedim. Pardon dedi o ses bana doğru. Döndüm ve baktım yüzüne. Güneş gözlüğü olduğundan göremedim gözlerindeki sözleri. “Saatiniz kaç acaba” dedi. Bende içimde önce konuşmasına izin verdiğim yargılarım yüzünden olsa gerek kısık bir sesle 1:20 dedim. Duymadı tabi ki “efendim?” dedi. Bende ikinci defa o yargılara itibar etmeyerek tebessümle 1:20 deyiverdim. Bir süre sonrada otobüsü geldi ve gitti. Ben yine beklemeye devam ettim. Berbat bir yolculuk geçirdim sonrasında.
Ve son olarak.
Uyanık geçinmekten de yoruldum, uyanık olmaktan da.

13 Eylül 2011 Salı

Bütün Suç Lidyalıların

Benliğin enginlerinde gezen birine konuşmanın verdiği rahatlatıcılıktan mahrum ettiğim suskunluğum bile faydasız. Bakışlarım yine muhtaç sistemine yandığımın adaleti.
 İsyanım sistemedir. Seçkilerim olmayan yaşatılanlara. Lidyalıların icadına. İblise tapan kalplere. Egonun sonsuz zaferine. Nefsin iktidarına.
 İnsan kime denir sorusu geliyor aklıma. Devlet hastanesinde kontrol için kapısına gidilen ve burada bakmıyoruz sözleriyle özeline davet edendir. Şikayetlerini dile getirdiğinde de müslüman geçinip din dersi verendir.
 Yasal olmayan bıçak parası yüzünden ameliyata girmeyen doktor da insandır. Milyon dolarlık villasında sefasını sürer.
 İşini gördürmek için yağcılık yapan hasta da insandır. Bencilliğe sözlü destek de gereklidir kulakları da tatmin olmalıdır süper hekimin. Çekinmeden söylüyorum yağcılar, ne hikmetse kedi yavrusu gibi üremektedirler her eşikten.
 Sessiz kalıp kaderine razı olanda insandır. Mucize bekler olanca cehaletiyle.
Bilgini de susturulur işte. Araya muhtaçlık girmiştir. İlim silah olmuş muhtaca çekilen.
 İnsan söyle bana insan kime denir!

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Yıldızlar Tutamaz

 Bayram...
 Herkese gelen bayram bana gelmedi. Ruhuma gelmedi de denebilir. Son bir kaç senedir aramız pek bozuk zaten. Yapay gelmeye başladı kutlamalar. Sabah uyandığımda telefonuma daha önce olmadığı kadar mesaj gelmişti. Hiç hareketlenme olmayan mesaj kutuma gelmişti anlaşılan bayram(!) Kardeşime de gelmişti içinde melekleri kıskandıran bir sevinç (en temiz, en saf, en doğal olanı). Komşulara da gelmişti bayram büyük akrabalara ziyarete giderken "sağ olsunlar" tıklayarak geçtiler kapımızın önünden.
 Çamlıca'ya çıktım bu bayram. İstanbul'un en güzel tepelerinden birinde, boğazın sularında güneşin asil batışını izledim. Gerek turistlerden gerek yerli halktan çeşitli yorumlar ilişti kulağıma. Kimi eşsiz olduğuyla ilgileniyordu kimi Allah'ın varlığındaki lutfuyla. Ben mi? Ben fikirlerle ilgileniyordum. Beynimin en ücra köşelerine takılmış anılarımla, vicdanımın en duyarlı yanıyla, umarsızlığımın boyutlarıyla.
 Ve İstanbul. Bir yüzünle daha tanıştım bu gece. Bir kez daha hayran. Bir o kadar pişmanlık hissi.
 Canlı müziğe gidiyoruz arkadaşlarımla. Birbirinden güzel slov şarkılar. Farkındalığım tutuyor bu seferde. Ne güzel sözleri varmış şarkıların. Nakaratından tutup fırlattığım bir şarkıyı mısrasından yakalıyorum zor bela. Sonra alamıyorum kendimi şarkıyı dillendirmekten. Ezberimde olduğunun da farkına varıyorum. Bu akşam ölürüm dedikçe diriliyorum başka hayatlara.

23 Ağustos 2011 Salı

Çınaraltı


 Hangi gün olduğunu tanımlayamıyorum sormayın. Takip edilmediğimden sorulmayacağını da biliyorum hani ya neyse. Harika bir zaman dilimi yaşadım geceli gündüzlü. Lise arkadaşlarımla ayrılmadık hiç. Görüşüyoruz hala. Dün iftar için buluştuk Çınaraltı'nda, boğaz köprüsüne karşı. İstanbul aşığıyım efendim. Birde en kıymetli dostlarım  yanımda olunca değmeyin keyfime. Fotografla belgeledik o anları. Sizler için de bir tane koyuyorum fakat karede hiç birimiz yer almıyoruz. Bu aralardaki merakım da fotograf çekmek olduğundan bulduğum fırsatta çektim bu kareyi.


 Biraz yürüdük sahil boyu. Didem'e geçtik daha sonra kalmak üzere. İnternette bakındık bir süre bütün sınıfı andık iyisiyle kötüsüyle. İlk muhabbeti nerede ne okuduğu idi avımızın. Bir öğrendik mi bırakmıyorduk peşini. En çok da kopya çekmenin vermiş olduğu şevkle ettiğimiz kavgalardan dem vurduk. Ve daha neler neler. Sahura kadar uyumadık. Sahurdan sonra da uyuyamadık. Fatmanur tutturdu benim uykum yok sizde uyumayın. Biri şarkı söyler, biri masal anlatır, biri şiir okur. En son Orhan Veli'nin "Anlatamıyorum" şiirini mırıldandığımı anımsıyorum. Anlatamıyordum, evet. İçimde kopan fırtınanın sakinliğini. Sevincimi, üzüntümü, heyecanımı. 
 

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ağlayan Kaya


Kaç yürek avuntusu eder
Kaç masum ihanete gebe 
Tutucu bedenin açlıklarında
Kaç yüreğe ateş verdi
Kaç mahrem düşe girdi bir sevda

/Hasrete yenik yüreğimin 
umutsuzluk dansıdır bu /

Sana aidim sevgili
Hasretinde bile 
Şehvet!
Bu küller, onun mirası.


/Ayık içtim seni dün gece/

Yok içimde fırtına
Zamanın üzüntüyle alaşımı
Onurlu bir mazoşist edasında
Kaybolan zamanım sözlerinin gizinde
Suallere cevabım o anın çok geçmişinde
Beyninin hükmettiği dudaklarına resti çek
Etmesin tek kelam! 
İçimde hala vurgunun.

-Islak esen rüzgâr 
Buklelerimden bir tel daha al götür.

Eyvahlar olsun bana 
Öksüz bir çocuğun 
Ela gözlerindeysen eğer hâlâ.

Sevgimden akıttığım sen 
Çağlayanları hayrete düşüren
Bir damla göz yaşım ol
Kurutsun o damla
Ağlayan Kaya'nın yaşlarını...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Düşünme Üzerine

 Düşünüyorumda düşünmü'yorum.
 İki hafta sonra gittiğim kontrolden bahsedeyim. Gizlice düşüneyim bu arada ne düşünmediğimi.
 Yine sıra beklerken kapıda yine bir mahkum geldi. Yaşlı bir amcaydı bu sefer. Başı dik. Yine yargılar savruldu bir bir. Dile geldi öncekinden farkı. Çirkin şeylerdi. Hemen cinayet suçunu yapıştırmışlardı sanki bu ülkede bir tek bu suçtan hüküm giyiliyor gibi. Atlayıverdim oradan hadime olmayarak süper bir yargıyla siyasetten girmiştir belki diye. Ve karar verdim kulağım bazen duymamalıydı. Bu hastalığın bana kattığı bu olmalı diye düşündüm. İçeri girdim doktoru dışarıda görsem inandıramam bu doktor diye. Samsunluymuş hemşehrim çıktı. Biraz sohbet ettik kontrol esnasında. Testler sonucunda "doğru Uşak yollarına hadi" dedi.:) Bende illa yapacağım ya bir antikalık(süper ego sahibi olduğumdan kendimi övmeyi kendilerime borç bilirim.) "tarzınızı da çok beğendim Doktor Bey" dedim. Oda "hadi hadi geçmiş olsun" dedi gülüşerek ayrıldım odadan. Hastane maceralarımın kulak burun boğaz bölümü bu kadardı. Sırada ortapedi bölümü yer alacak sanırım ilerleyen zamanlarda. Doktorumun verdiği hiçbir egzersizi yapmayışımın onurlu fırçasını süreceğim dosyama çekineceğim tomografi ile. Zira çektirmediğim bir o kalmıştı. Merak ediyordum onun bana vereceği radyasyonun etkilerini.:)
 Anlatmakla anlatmamak arasındaki ikilemde not ediyorum fikirlerimi.
 İstemiyorum efendim düşünmek, zorunlu değil mecburi düşündürüleceğimden. Arabesk takılmalı mı bir insan?  Acizlik gibi gelir bana yenilmişliği kabulleniş. Kabullendiğin anda kaybetmiş demektir insan. Bazen sular durulmalı. Bununda bilincindeyim. İlla bir kavrama sıkıştırılmalı mı yani fikirler. Asılı kalsa bir çok soru gibi. Bir şiirime aldığım yorum da tenin ve tinin yapısına aykırı olduğu söylenmişti. Kalıba sığdırılmaya çalışılan düşünceler. Ne kadar haklıydı.
 Düşündürülüyorum.
 Erişilmezken def edilmek müthiş bir haz...
 Of yargılar... Formalitelerin çirkin peydahı.
 Yargılarınız diyorum son kez! Alın onları gidin başımdan.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

"Hay Aksi" Eseri Üzerine

 Hastaneler; paranın dünyevi iktidarı, yediden yetmişe muhtaçlıkla dolu, sevinçin maddiyatla kursaklara dizildiği mekan ve ölümün en somut hali..
 Yaşlanmak yaşla olcak işse ben baştan pes ederim bu işe. Yaşanmışlıkla olacaksa eğer  91 doğumlu bir neneyim . İnat güzel şeydir tadılmamışları tatma fırsatı verir sana. Gençleştiriverir  91lik neneyi söz konusu dünyevilikle inatlaşmaysa. Kökleşmiş alışkanlıklara bile sırtını döner galibiyet hırsıyla.
 Farkındalık basar birden tüm bedeni. Bütün duyulardan uzaklaşmak ister. Hayatı yeniden anlamlandırmak istercesine…
 Değişimin sunduğu tecrübeye zamanı eklersek yaşlanırız. Rakamların katı değişmezliği yaşlandırır mı? Tecrübeye yaşantıya bağlı.
 Olgunluk dediğimiz teorik yaşın gerektirdiği biçimde hatta birazıcık üstünde gösterilen davranışsa çocuk ruhlu olgunlarla karşılaşmak çokta zor değil. Hatta hep çocuk kalmak istediklerini söyleyerek kendi kefesine taş koyarlar.
 Ruhun olgunlaşması ise bir avuç kuruntudan ibarettir. Dillendirmekse bezginliğe yorulur tarafımca.Bizim komşu teyzenin taşındığımızdan beri (9 senedir) yaşlı, dilinde hasta olması ve sürekli evinde bir şeyleri yeniliyor olması neye yorulur bilmem bu hususta. Aklıma takıldı öyle.
 Ne yaşlıdır Aynur abla, ne genç ,ne olgun derim ben “Hay Aksi” eseri üzerine. Tüm yaşlarını  karşısına alıp izleyen,  hisleriyle yoğurup  ustalıkla sunabilendir.

19 Temmuz 2011 Salı

Gerçek Neydi?

 Nasıl bir gündü böyle! Geceden uyuyamamıştım sabah 1 saatlik bir şekerleme ile geçirdim tüm günü.
 Fatma/nuruma gittim kahvaltıya lise hayatımın anlamına. Önce bir dolu sitem etti neden blogumda ondan hiç bahsetmemişim. Assolistler en son çıkar bu yüzden sona sakladım onu. Yemeğimizi yedik ve biraz oturduktan sonra Beykoz'a Didem'e gitme kararı aldık (şu durumda assolist Didem olmakta:)). Beykoz benim İstanbul'da en sevdiğim yerdir. Yaşanılası yer.
 Nasıl başlasam bilemedim şu olaya. Otobüse gömleği lekeli bir genç bindi ağzının etrafında da kanlar vardı ve elinde bir poşet mendil. 20'li yaşlardaydı genç. Anlamaya çalışıyordum üzerindeki lekeleri ama bana arkasını dönük olduğundan göremedim pek ve birden yığıldı yere. Kendini kasmaya başladı. Ağzından kan gelmeye başladı ve kendini sıkıyordu. Sara nöbeti diye düşündü herkes. Şöfor Bey otobüsü durdurdu ve hemen müdahele etti. Normal nöbetlerden kısa sürmüştü bu yani daha önce başkalarında tanık olduklarımdan. Ve böyle kanlı olanı da görmemiştim daha önce. Dehşete düşmüştüm o an. Koltuğa oturttular genci zaten öyle her zamankinin aksine kalabalıkta değildi.Su verdiler biraz sakinleşti. Teyzemi almıştı bu hastalık bizden ve çaresi bulunamamıştı hala bu yüzyılda! Sonra genç rahatsızlık verdiğim için özür dilerim dedi otobüsün içinde değişik bir ses tonuyla. Ve bir şeyler daha söyledi. Ben duyamadım ameliyat kelimesi ilişti bir kulağıma. Herkes bir miktar para gönderdi. Bende verdim dehşetin vermiş olduğu vicdanı sorumluluğumla. Bir süre sonra genç inmenin yollarını aramaya başladı ve iner inmez de paraları saymaya.
Ben şimdi ayaküstü soyulduğuma mı yanayım insani duygularımın sömürülmesine mi?
Onu bu hale ne getirmişti acaba? Nasıl böyle taşlaşabilmişti kalbi? Nasıl da güzel becermişti rolünü? Belkide ufacık bir ihtimalde olsa gerçekti.

17 Temmuz 2011 Pazar

Nereden başlasam diye düşünürken piknik sonrasına ilişiyor gözlerim.
Şiir yazdığım sitelerden birinde biri ile tanıştım. Fikir alışverişinde bulunduk. Daha doğrusu alan taraf ben oldum daha çok. Mümkün olduğunca çok geliştirmeliyim kendimi. İslamiyet öncesi kavimlerin hükmünü merak ettirdi bana "Sofie'nin Dünyası". Sorumlu tutulmayacaklarını öğrendim. Ve daha bir çok ayrıntı. Buradan teşekkürlerimi iletiyorum kendilerine sorularımın saçmalığına rağmen beni aydınlattığı için. 
 Daha sonraki günlerde annemin iş yerini ziyarete gittim. Annemin iş arkadaşlarından Deniz ablam balayı tatilinden dönmüştü. Kendileriyle atışmayı çok severim bu arada. İlla bir şeylere karşı olacağım ya o da illa tezimi çürütecek ya. Yine bir süre atıştık. Kim haklı bana ne ben öğrendiğime alın terimle kazandığım tecrübeme bakarım. Deniz ablamı da yanaklarından öper buradan gecikmiş tebriklerimi iletirim. Eşine de selam ederim...

15 Temmuz 2011 Cuma

Bir bakış kadar uzağının arefeside
Uyutmayan sen düşüncesi.

Ey yar
Yar'endi, yare düşlerinde
B'izler inşa ediyordu geleceğe.

B'akamayan  gözler
Bır'akmayan yaşlar şahit
Sevgi yekta.

Hamide Özdemir

11 Temmuz 2011 Pazartesi

 Hala duyamıyorum ve hala dengem şaşık.
 Bu gün pazar ya evde erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamam meselesi gözden geçirildi. Adı üstünde pazar. İnanın binada bir tek bizim evden sesler geliyor sabah saat 8:00de. Sayın ev idare amiri Ayşe Hanım sağ olsun Kendimi bildim bileli üşenirim kahvaltı hazırlamaya. Zaten yiyemem de sabahları pek bir şey. Bunun üzerine de uzun bir vaaz verir Ayşe Hanım sağlıksız beslenmeden girip hastalıklardan çıkar. Geçirmediğim hastalık kalmadı sayelerinde. Neyse hükmüm kesin razıyım.. Tembellikse bu tamam. Ben kabul ettikten sonra neden her hafta aynı beklenti olur ve aynı konu gündeme getirilir anlamıyorum. Daha sonra pazar klasiğimiz olan temizlik faslına geçtik. Temizlikten sorumlu devlet bakanımız Ayşe Hanımın buna da diyecekleri oldu. Fakat beni de kendileri yetiştirdiğinden boynuz kulağı geçermiş misali ben söylendim kendilerine (hem suçlu hem güçlü de diyebilirsiniz daha önce de dediğim gibi düşünmek be/dava). Birazcık internetin başına oturdum. Gelen bir telefonla pikniğe gitme kararı alınmış. Fikrimi soran mı var. Bir de annemi inandıramadığım baş dönmelerim var.
 Fransa'dan gelen akrabalarımızla birlikte bir hayli kalabalık olduk. Ne oldu ne bitti pek farkında olamadım. Sanki bir cam kulenin etrafından tanık oluyordum yaşananlara.Yakar top oynadığımızda yardımcı oldu kulem bana ve yanmadım.  (Kardeşim'meleğim' ancak bu kadar çekebilmiş)
 Bu günü dinç geçirdim diyebilirim. Beni meleklerin dinç tuttuğuna inanmak istedim şuan:). Kısık sesle yapılan konuşmalara şahit olamadım ve benim meraklı yapıma ket vurdu bu ne acı.
 Hava kızıla çalarken eve döndük.

10 Temmuz 2011 Pazar

Geleceğime Aradan Bakarken...

Atasım var geçmişimi camdan aşağı
Ömür boyu minnetkarlığımı ekesim
Vicdanı rahat kötülerden olasım var
Rüyalar, sevinçler, gülüşler yazasım var.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Düşünmek Be/dava

 Önceki yazımda da bahsettiğim gibi birkaç gündür boğaz ağrısıyla uyanıyordum. Bu durum beni rahatsız etse de doktora gitmemekte ısrarlıydım. Yeterince vaktimi almıştı çünkü hastahaneler. Çocukluğumu almıştı benden. Hem... ayrıca güzel rüyalarda görüyordum sayesinde.
 Eski iş yerimi ziyarete gittim. Çalıştığım günleri anımsadım. Bir diş hekiminin yanında asistanlık yapmıştım yaz tatillerimde, kışınsa part-time çalışmıştım orada. İş hayatı tecrübem oluşmuştu. Daha sonrasında arkadaşım Çağla'ya oturmaya gittim ve akşam eve döndüm.Biraz internette takıldıktan sonra kitap okumaya karar verdim. "Sofie'nin Dünyası" adını sıkça duyduğum ve yeni okuma fırsatı bulduğum kitabı okumak için biraz daha beklemem gerekiyordu anlaşılan. Kulağımda müthiş bir ağrı. İşten geç gelen yorgun babamla birlikte hastahaneye gittik gece saat 01:00 sularında. Sıra bekledik (ki bu sıralar ömür törpüsüdür yavaş yavaş tüketir sabrınızı birde hasta iken katlanılmaz). Çeşitli yerlerden insanlar geliyordu acil servise. Bir tane genç 16-17 yaşlarında gözünün üstü patlamıştı. Gecenin o saatinde nasıl olabilmişti o hayret etmiştim doğrusu. Ne düşündüysem bulamamıştım o ağrının içinde. Beynimi meşgul etmeye çalışıyordum. Ağrılarımı hafifletir ümidiyle. Bir tane mahkum geldi sonra polis memuru eşliğinde. Arkasında bir bayan genç daha benim yaşlarımda. Genç adamın ellerine vurulmuş kelepçe insanların yargılarına rehberdi. Kim bilir ne suçtan giymişti o kelepçeyi. Hayatın sunduğu hangi sınavı geçememişti. Çoğu insanın baba parasıyla sağladığı geçimi o kazanırken yanlış yola sapmıştı belkide. Belkide başka bir suç. Kendine göre haklı sebepleri vardı kim bilir. Hakimin ona verdiği ceza hiçti bakışların verdiği cezadan. Gözükmesin kelepçem diye kollarını göğsünde birbirine bağladı. Ve öylece devam etti koridorda polis eşliğinde ve tabi arkasında kızla...
Sıra bana gelmişti. İçeri girdim ve doktordan şu sözleri duydum. "Sende güzelsin ayrıca" dedi yanındaki bayana. Yanındaki bayansa biraz alçak ve utangaç denebilecek ses tonuyla "teşekkür ederim" dedi. Elimdeki kağıtları uzattım doktora ama benim akıl nerelerde? Görev başında memurun sarf ettiği sözcüklere bak. Her neyse. Doktor şikayetimi sordu söyledim. Ağzımı açtım ve aa de dedi. Oldum olası komik gelmiştir bana bu aa de meselesi. Ufak bir gülümsedim. Ne gülüyorsun diye tersledi beni. Sesimi çıkarmadım bende bir daha. Senin yaptığından çok daha masum bir şey bu diyecektim de kulağımdaki zonklama ve babamın yorgun hali susturdu beni! Reçetemi alırken sordum bu gece uyuyabilecek miyim diye. Biraz rahatlatır bu ilaçlar seni dedi. Yalancı!
 Eve geldik ve hemen ilaçlarımı aldım. Başımı yastığa koyduğum anda ağrılarım artıyordu. Abartmıyorum sabaha kadar ağladım. Saat 6:00 olur olmaz çıktım evden kendimi hastahane yollarına vurdum. En erken yine devlet hastanesinde açılıyordu kulak burun boğaz bölümü. İki saat sıra bekledim evet tam i-ki saat bir saat de randevu saatimi bekledim 9:00da girdim doktorun odasına. Hatta girmeden önce kapıdaki sandalyede uyuyakalmışım. Orta kulak iltihaplanması olmuş ve uyutmayacak kadar çok ağır. Ve yüz ifadesine bakılırsa doktorun, ciddi bayağı. Doktor çeşitli müdahelelerde bulundu ve iki hafta sonra tekrar mutlaka gelmemi söyledi. Baş dönmesi de yaparmış dikkat et dedi. Ek olarak bir ilaç daha verdi. Eve gelir gelmez uyumuşum gece gündüz kavramım karıştı. Dengem bozuldu yahu uzayda boşlukta oturuyor gibiyim. Hala net duyamıyorum. Ama sağlıklı düşünüp, cümle kurabiliyorum sanırım. :))
 Güzelmiş kız! Bunu bir erkekten duymaya ihtiyacı olan kızdan ne beklersin. Özel birinden özel bir mekanda duysa hadi birazcık iyi derim. Görev başındasın yahu! Doktorlara saygılıyımdır efendim. Ama ahlaksızlara göz yumamam. Benim bu yaptığım da yargılamak gibi oluyor diye düşünebilirsiniz. Düşünün düşünmek serbest. Bu ülkede bir o bedava fakat kelepçeli yargılara mahkum.
 Cezasız suçlarda bir çift bakışlarda hükmü..!

5 Temmuz 2011 Salı

anlatılmak istenenin kötü ifade edilişi

 Güzel bir rüya görüyordum sabah. Bu rüyayı hiç unutmamak düşüncesiyle uyandım rüyamdan. Gün içinde ara ara ne gördüğümü hatırlamaya çalıştım. Bir kaçında başarılı oldum ama daha sonra zorlamadım, rüyaydı işte.
 Güzel bir İstanbul günüydü bu günde. Nemden dolayı aşırı sıcak olsa da ben pek şikayetçi olamadım bu durumdan. İyi rüya görmeme sebep olan boğaz ve baş ağrılarımdan dolayı biraz kırıklığım vardı. Akşama karşıda -bana göre Avrupa yakası oluyor- düğünümüz vardı. Annemin dayısının oğlu evleniyordu. Kendilerini tebrik ederken beni tanımadığına emin olmama ramak var:). Daha önce görüp görmediği konusunda da şüphelerim var :).
 Sahilde restaurantta yapılan yemekli bir  düğündü. Etrafımdaki herkes her şey hakkında yorum yapıyordu. Ne kadar yetenekli tanışlara sahiptim böyle..!
 Vakit ilerledikçe rüzgar şiddetini daha da arttırıyordu. Önceden olsa bir kot altına da rahat bir ayakkabı giyip gidiyordum. Şimdi ne değişti bilmiyorum. O rahatsız ayakkabılarla ve kör olasıca herkesin beni izlediği izlenimini veren elbisemi giydim ve dondum. Başım göğe erdi.
 Bu tarz düğünleri de pek sevmediğimi hemen belirteyim. Sırf düğün sonrası aylarca konuşulsun diye o kadar parayı dedikoduya yatıramam efendim. Benim bunu yapmaya ne bütçem ne de vicdanım el verir.
 Denize bakan yöne doğru oturdum ve bol bol izledim güneşin batışını Marmara sularında. Arada bir gözüme birisi takılıp duruyordu ama umursamadım. Sonradan fark ettim yanında bir bayan vardı yakını mı yoksa sevdiceğimi diye düşündüm. Kızın bakışları ikinci şıkka yöneltti beni. (Gözler yalan söylemez diye fiyaka bir kelam da edeyim :)). Bu sırada düğün dansı edilmeye başladı. Gülü susuz seni aşksız bırakmam diyordu şarkı. Karşımdakinin düğününde de bu tarz bir güfteli müzik çalacaktır yüksek ihtimalle. Havaya dolup nefes olacağı kızı aldatıyordu işte! Gözlerinin başka gözlerde ne işi vardı. Hadi abarttım diyelim. Görüntü itibariyle pek ilgi gören biri değilim. Karşımdakinin yanındaki kızla kıyaslamıyorum bile kendimi. Neyin arayışıydı bu. Egosunu tatmin çabası. Tüm kızlar ona baksın, baksın ki kendini bulunmaz hint kumaşı sansın. Bilinç altından kaynaklı bir güdülenmeyle yaptığı konusunda sezgisel tespitlerimi gerek bakışlarımla gerek sözlerimle kendilerine iletmesini de bilirdim ama yanındaki gözlere saygımdan had bildirmek istemedim.
 Hava koşullarından ve eve olan uzaklığından dolayı ortalama bir saatte kalktık. Aynı yolu gündüz de geçmiştik ama aynı yol değildi hissettirdikleriyle. Gündüz içinde olmak istediğim o şirketlerin önünden bir an önce geçip gitmek istedim. Bir ara aklıma "Yaprak Dökümü"ndeki Ferhunde geldi.  Ayakkabılarını anımsadım. Hayal dünyasında -somut anlamda- yerden ilerlerken gözüm arabaların jantlarına takıldı. Hepsi değişik şekillerdeydi. Bir benim araba eksik dedim ve Q7 yanımızda bitiverdi.
 O binalarda olmaktansa ormanda kalmayı tercih ederdim felaket anlarında. Kurda kuşa yem olmak soğuk duvarların üstüme yıkılmasından daha kabul edilir. İlerledikçe bir yerde yağmur yağmaya başladı ve benim araba gözümden düşüverdi. Jant kısımları yağmurda su sıçratıyor. Öğrencilik ve iş hayatımda en nefret ettiğim durumlardan biriydi. Birde çatıdan akan sular var böyle.:)

Son olarak; yazımı internet mağduru olduğumdan birkaç gün geç yayınlıyorum. Başlığımda buna hitabendir.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

( )

Özgürlüğüme konmuş bir baykuş
Düşüncelerime çizilen sınırlar
Sınırları küçülten arayıştaki haz
Usların geleneğindeki çatışma
Çatışmadaki bataklık …

1 Temmuz 2011 Cuma

Evimdeyim sonunda. O bitmez dediğim sınavlar bitti de ben hemen giderim dediğim evime gelemedim bir türlü. Gerek annemin gerekse babamın aileleri az biraz geniş. Bir haftada 3 düğün olacak kadar az. Bu sebeple Uşaktan eve kadar olan seyehatim oldukça dolambaçlı oldu.
Şahane odamı, yatağımı, dolabımı, katımı bırakıp 3.kata inmek bir hayli zoruma gitsede biricik aşcımız Faden ablamında dediği gibi “yapcek bişe yok”. Avuntularımdan biri de yeni oda arkadaşımın yarı memleketlim olup iyi biri olduğudur. Eşyalarımın bir kısmını dolaba bir kısmını bavula yerleştirdim.
 İstikamet Samsuna. Gezemedim pek memleketimde. Ama eski kararlarımı yineledim bolca. Kuzenlerimin çocukları pek yardımcı oldular bu konuda bana eksik olmasınlar. Meleğim(kardeşim)den sonra çocuğum olmayacaktı benim böyle bir karar almışlığım var. Zaten evlenmeyeceğimden böyle bir durum tıbben mümkün değil diyecektim ki gavur icadıyla artık bu mümkün.(Gavura gavur demeyiniz.J)
Samsun'dan sonra annemin köyüne Fatsa'ya geçtik. İçimden Uşaklılar gelinde bir memleket görün diye geçirdim. Şimdi orası da memleket ona lafım yok ama bunu izah etmenin bir yolunu bulacağım ilerleyen zamanlarda. Şimdilik üstü kapalı geçiyorum bu kısmı. Yeşilliğiyle deniziyle havasıyla bolca hasret giderdim. Öyle ki canımı sıkacak hiçbir şeye izin vermedim ve çok iyi değerlendirdim iki günümü bol bol fotoğraflarla da belgeledim.
 Buradaki kına gecesinden bir kesiti anlatmadan edemeyeceğim. Şimdi biz erkek tarafı olduğumuzdan bir minibüsle kız evine gideceğiz. Köyün çoğunlukla hanım efendileri doldurdu arabayı. Bu kadar hanım bir araya gelir de ne olur? Gürültünün içinde kulak kabarttığım bir ses bir uçtan öbür uca otlar salmış kendini dedi öbür uçtan ona karşılık -konuyla hala bir ilgi kuramıyorum- diğer ses inek küsmüş gitmiş dedi. Sonra diğerinin torunu ahıra girdiğinde babaanne burası böö kokuyor demiş. JKonu gerçekten bu ama olaya şive katınca anlayana daha anlaşılır olabiliyor. Fakat yinede nafile bu kadar bağlantıları zayıf bir iletişim geçmişimde hatırlamıyorum bunun üzerine de hatırlamam sanıyorum.
                                     
Fatsa'nın köylü pazarından...
                                                                   Fatsa sahil.
                                                                                                    Adına bu yörede hambar denilen yapı tamamiyle tahtadan yapılmıştır ve çeşitli mamüllerin saklanmasında kullanılır. Sütunları yuvarlaktır kemirgen hayvanların çıkmasını engeller ve ürünler uzun süre muhafaza edilir.



                                 

Fatsa'nın Saraytepe Köyünden görüntüler..


Bursa'dan...
 Ve Fatsa'dan son olarak Bursa’ya geçtim. O kadar çok sıkıldım ki kısacası hiçbir şey yapmadım Bursa’da. Anlatıp da tekrar canımı sıkmak bile istemiyorum. Eve gideceğimiz saati iple çekip bilek gücümle hakettim. Yüreğimin sabrını koydum ortaya ne diyorsunuz. Yanımda yapılan dedikodularıma bile göz yumdum ki had bildirmekten en zevk aldığım kısımdır.