29 Ekim 2012 Pazartesi

Ne Haspaymış


 Artık sıkılmaya başladım bitsin şu tatil. Öyle ki can sıkıntısına muzurluklar yapmaya başladım. Epeydir canımı sıkan hem cinsime edebiyat üzerinden edepsizlik ettim. Evet, yaptım ve pişman değilim. Neye benzedi bu. Yabancı bir söylem gelmedi bana. Artık bloga şiirlerimi koymuyorum niyeyse. Şiir herkesin sevdiği bir platform değil. Bundandır belki, bilmiyorum.

 İnsanlar çeşit çeşit. Benzeşmiyoruz diye, farklılığı beni sinirlendiriyor, varlığı rahatsızlık veriyor diye bulunulan ortamdan men etme hakkını kendimde görmüyorum. Fakat içimde şahsıma yapılmış saygısızlığı atamamışlığım var. Kendime hakim oluşuma şaşkınlığım bir de.

 Bir süre kandırdım kendimi ki bunu çok iyi başarırım. Kendimi kandırmakta üstüme yoktur. Bir çok insanı bilemem. Yapılan eylem bana yöneliktir ve zararı belki somut olarak da banadır fakat yapanı manen yoksunlaştırır. Damardan girmişim, buna kanmamam düşük olasılıkta.

 Olayın sıcaklığından olsa gerek pek düşünmüyorum. Geriye döndüğümde kendime diyeceğim yoksun kelimelerden birisi de izbe olacaktır. Sık sık maruz kaldığım mide bulantılarımın yegane sebebi bir insan oldu ne acı. Kanaatsizlikle itham edildiğimde hatta beni yok saymaya varabilecek kadar bir nefretle karşılaştığımda bile bu kadar incinmemiştim. Etki tepki. Birinde edip de bulmuştum. Etmeden bulmak da varmış nasibimde. Kıyaslamadım değil mi?

Haspa: Genellikle kadınları kızdırmak için kullanılan, anlamı olmayan alay sözü. Demiş sözlük yazarlarından biri. Şimdi evde kaldığım üzre arkadaşlarıma hep bizim evde cinsiyet ayrımı var hem cinsimiz olmayan giremez gibi şaka yollu kendimi ifade ediyorum. Şiirlerim de evim gibi oldu. Hem cinsim olmayan üstüne alınmasın demek sakıncalı ve yanlış anlaşılmaya müsait durumlar doğurabilir. Demiyorum. :) O kadar yazı üzerine şimdi merak ettim ne yazmışım şiirde. Buraya da koyayım.


Haspa


Sadelikten dem vurmuş yüreği kara
Hüzün açıklarında tümceleri fani

Sözü bala bulayıp
Sevgiden bahseden
İşte onu
Mazide imgelere sakladım
Adını arayışlarda zavallı
Çek kurtar bu riyadan
Arsız arzularınla

Kendini güne eş tutuyor
Cesaretine yandığım
Adaletinin terazisinde
Işığından kibirle
Ay’a ağız eğiyor
Karaltıdan kendi de şaşkın.



28 Ekim 2012 Pazar

İki Gün


 Dün gece epey bir geç uyudum. Tûba facede bir film paylaşmış. Bir başladım bir daha da bırakamadım epey de güzeldi film. Adı Siyah(Black). Bu sıra biraz film izler oldum ama filmlerin adını bilmeden izliyorum orası ayrı.

 Sabah daha doğrusu öğlen ev sahibim aradı. Daha ayılmadan aşağıda kapının önünde buldum kendimi. Düşünmüş etmiş et getirmiş sağ olsun. Yukarı çıktım et bana bakıyor ben ona. Ne anlarım yahu ben et doğramaktan. Annemi de hayatta aramam. Hemen başlıyor hani biliyordun sen demeye. Akşama hallederim diyerekten öylece bıraktım. Akşam da hemen oluverdi.

 Aldım eti elime bir baktım şimdi bunun tipi nasıl bir şey diye. Sırf et göndermiş sağ olsun. Küçük küçük küp şeklinde doğradım hepsini. Parmağımı da doğradım bi güzel. Ufak bir sıyrık sadece neyse ki. Koydum ocağa öylece. Fasulye mantığı güderek kendi suyuyla pişsin dedim. Baktım ki suyunu çekti su ekledim ben de üstüne. En son da tuzu koyarım diye hesap ettim. Bunları tasdiklettirmek için annemi aradım ve beni yanıltmayıp hemen söyleyiverdi hani biliyordun sen diye. Öğrenecekmişim de eve gidince yemeklerini yapacakmışım. Benim daha kendime hayrım yok bir anlasa. Tansiyonum bu akşam epey sıkıntılı sanırsam. Başım dönüyor sürekli gözlerimin önü de kararıyor. Fazla hareket etmiyorum ben de. Uyku ve beslenme bozukluğundan diye düşünüyorum ki şu son zamanlarda iyice saldım.
***

 Dün bunları not ettikten sonra kendimi kötü hissedip bilgisayarı kapattım. Ve sabah 6:00'ya kadar çile doldurdum. Neyim olduğunu tam kestirememekle beraber bir rahatsızlık bir huzursuzluk çöktü. Kalktım iki lokma bir şeyler yedim, yok yine de geçmedi. Sonra bir yemek kaşığını bile doldurmayacak kadar etten yemiştim. Onun dokunduğuna kanaat getirdim. Ne sevsem dokunur oldu.

 Gündüz yine aynı şekilde hissedince duş almaya karar verdim hastalık halinden kurtulmak amaçlı. Sonra devrim niteliğinde sayılabilecek bir eylem daha evden dışarı attım kendimi. Uşak'ın tek alışveriş merkezi olan Karun'a gittim. Orada bir şeyler yemeye kendimi zorladım sonra mağazalara biraz baktım öyle uzaktan. Migros'a girdim. Menekşem için toprak aldım. Seramik kap da aldım öyle görünce beğendim. Atıştırmalık bir şeyler de aldım. Sonra her çiçek reyonunun önünde dururken birinde kasım patı gördüm hem de beyaz. Artık benimdi o. Fiyatı da oldukça uygun. Aldım elime pek iyi görünmüyordu ama ben onu iyi etmeye gönüllüydüm. Eve geldim camın önüne koydum. Bir gün geçsin su vereceğim. Bir süre sonra da kabını değiştirmem gerekecek. Az evvel dikkatimi çekti böceklenmeye başlamış. :( Araştırıp bakacağım biraz ne yapmam gerekiyor diye, kurtarmam lazım bu güzelliği. Onun da bir fotoğrafını çekip geleyim. İlk halinin hatırası olsun.


Sonra eve gelirken karanlıkta başka yoldan gideyim dedim kestirme olsun. Az daha kayboluyordum. Erken fark ettim neyse ki. :) Gelince kendime yemek hazırladım. Menümde yayla çorbası var. Tamamen sallamasyon bir çorba oldu ama tadını beğenerek içtim ben. Yine kendim yaptığım için lezzetli geliyor olabilir.  Birazdan bir kase daha içebilirim ama korkuyorum o da dokunacak diye. Kendime rehabilitasyon uygulayarak geçti özetle günüm. 


25 Ekim 2012 Perşembe

Elektrikler Kesilince


 Geçen akşam acayip çok yağmur yağdı Uşak'a. Şimşekte çaktı bol miktarda. Sonra elektrikler kesildi. Bilgisayarın şarjı da 5 dakika bile dayanmıyor. Oturduğum yerde kalakaldım öyle. Ne bir adım ileri ne bir adım geri.
 Apartmandan sesler gelmeye başladı. Bir cesaret kalktım mum vardı baş ucumda onu yaktım. Korkudan tansiyonum hangi rakamlarda geziniyordu bilmem. Hiçbir şey olmamış gibi düşünmek istedim. Hastaydım da zaten. Çorba vardı onu ısıttım. Bitirdim hala gelmedi bu elektrikler. Bu binada neden jeneratör yoktu ya da her ne haltsa. Tekrar odama geldim, resim yapacaktım ben niye gitti bu elektrikler. Kitap da okuyacaktım. Sonra işim vardı şiir yazacaktım bilgisayarda yazıyordum hatta. Bulmaca da çözecektim hem.

 Bu şimşek de ne eğlenceli gelirdi Gamze korkarken. Gök gürültüsü olmasın yeterdi şimdilik. Hastaydım ben ama hem de evde yalnızdım elektriklerin gitmemesini gerektirecek kadar mühimdi bu unsurlar. Sonra şimdi kimi arayayım ben şimdi. Evi arasam telaşlanacaklar, üzülecekler. Telaşa da gerek yoktu üzüntüye de. Ama şu durum beni rahatsız ediyordu işte. Menekşeme baktım o da korkuyordu. Bunu böcek çıkabilir içinden diye düşünürken uydurdum. O masum bi canlıydı sadece. Böcekler neden masum değildi sonra?

 Ve daha nice evhamlarda dolanırken geldi benim beklediğim. Bilgisayarımı açtım ve film izlemeye devam ettim. Neler neler yapacaktım oysa.

24 Ekim 2012 Çarşamba

KAN


 Daha iyiyim bolca yalnızım. İyi geleceğini düşünüyorum bana.

 Menekşeme su vermiştim geçen gün. Karşılık vermiş bana şenlenmiş kendince. Artık yanımda dolandırmayı bıraktım onu. Koydum camın önüne. Güzel kıyafetler alacağım ona da evden çıkmayı kendime iş olarak görmezsem bir gün.

 Dün derse gittim. Kimsecikler gitmemiş, hocanın odasında oturduk iki kelam ettik sonra merkezde işi varmış beni de bıraktı sağ olsun. Sadece makas almak için girdiğim marketten bir adet sulu boya, resim kağıdı, resim kalemi ve makas alıp çıktım. Yazın Pınarım sulu boya yaparken elinden alıp saatlerce vermemiştim. Dur şu kısmını da yapayım şurası da var diye diye. Sonunda verdim ama. Orada görünce de dayanamadım aldım ben de. Bu gün oturdum başına. Önce netten baktımdı dün sulu boya yapmanın püf noktalarına.

 Kağıdı koydum önüme kan çizeceğim. Zorum ne gerçekten bilmiyorum. İnsan ilk neden kan çizmek ister hiç bir fikrim yok. Becerdiğim de söylenemez. Ama kan bu. Biçimsiz bir şeydir zaten. İyi bir kaçış noktası buldum gibime geldi. :)



 Çizmek de denemez buna. Her yer sulu boya oldu. Yüzümü gözümü geçtim artık bilgisayarıma kadar gelmiş. 

 Hüzün mevsimini açmış bulunmaktayım kendime. Sorun değil de işte tehlikeli sularda yüzüyorum bu sıra o biraz sıkıntılı. Uzaklaşmak için düşüncelerden yeni birini keşfettim onu okuyorum işte. 

 Öyle.

21 Ekim 2012 Pazar

Hastalık da Benim Bir Parçam


 Hastalıktan bütün gün yattım. Gündüz bir ara dayanamayıp kendimi dışarı attım. Hemen binanın altında eczane var. İlaç alayım dedimdi. Cumartesi olduğundan nöbetçi eczane aramak zorunda kaldım iyi mi. Kendimden bir haber yürüdüm çarşıda. Hatta bir ara dedim şimdi bayılacağım. Yalnızken daha güçlü oluyorum. Evde olsaydım Pınarıma bin naz yapardım ağzımın içine bakardı bir şey söyleyeyim diye.

 Sonra komşularımızda ne ararsak bulunur. Burada komşuyu ne tanıyorum ne görüyorum. Dün akşam kaç tane kapı çaldım hiçbiri açmadı. Evde yoklardı sanırsam. En son bir tanesi açtı. Elimde bir tabak üstü peçeteyle örtülü. Bunu kabul ederseniz sevinirim deyiverdim. En üst katta oturuyorum diye de ekledim. Karşımda bana şaşkın ama biraz da acır gibi bakan bir çift göz vardı. Tabağı da aldı sağ olsun, geri vermeyi düşünen bir havası da yoktu hay Allah. :) Ayakkabılardan anladığın kadarıyla bir kız bir erkek vardı evde. Kapıyı açan erkekti.

 Kendi halime acıyıp bu gün elma yedim. Hiç meyve sevmeyen ben hastalığa iyi gelir meyve diyerekten. Onu da ev arkadaşımla tee ne zaman almıştık hatırlamıyorum bile. İki film izledim beynim oyalansın diye. Akşam olunca kendimi biraz iyi hissetmek zorunda olup kendime çorba yaptım. Buraya kadar iyi hoş her şey de bir baktım evde ekmek yok. Ekmeksiz içtim ben de. Sıcak iyi gelir diye kendimi de kandırdım. Hiçbir şeye elimi de süremedim evde. Öyle sıkkın, bıkkın, keyifsiz bir gün geçirdim.

 Hala daha keyifsizim.

18 Ekim 2012 Perşembe

Yalnızlık Belirtileri


 Yazma saatim yaklaştı mı ne?

 Bu gün çarşamba pazarına gittim ve yine kendimle alay ettirttim bir ton. Öğreneceğim elbet. Geçsinler şimdi pazarcı teyzeler amcalar alayını.

 Gittim bu gün daha güzel bir fasulye kestirdim gözüme eğer çabuk pişmezse haftaya geleceğim soracağım hesabını da deyiverdim. Bana demez mi tamam mavi ojelerinizden tanıyacağım sizi diye. Güldüm geçtim ben de. Pembe domates aldım, Uşak'ın meşhur. Lahana aldım ama yapmasını bilmiyorum. Sırf eve boş gitmemek için aldım. Salataya koyarım belki lahana dolması da yaparım diye. Börülce aldım, brokoli, pirinç, meyve suyu bir de. Tabi markete de uğradım hepsini alabilmek için. Pazardan eve gelip tekrar çıkmam gerekti.

 Pazardan dönerken kuaföre uğradımdı, oradaki kadından lahana sarmasının tarifini aldım. Marketten dönerken de çiçekçinin önünden geçiyordum tam menekşe alacaktım uzun zamandır aklımda idi gördüm işte. Dedim menekşe alıcam. Benim de öyle dan diye girmelerim vardır ki sormayın. Kadın önce durdu biraz sonra tamam dedi. Ne renk olsun deyince beyaz dicektim tam sonra durdum dedim menekşe dediğin mor olur. Sonra bir kaç soru sordum aldım ve çıktım evime girdim nihayetinde bu gün bir daha çıkmayacağım bu yazıda evimden söz. :)

 Geldim yemek hazırladım kendime sonra da temizlik yaptım. Yorucu bir gün oldu benim için. Hafta sonunda gibi hissettim kendimi. Okul olmayınca öyle oluyor. Biraz televizyon izledim sonra odama geçtim. Ev arkadaşım da yok, erken başladı tatile.

 Ben nereye menekşem oraya bu akşamlık. Kendimi bakırköydekiler gibi hissediyorum. Yine de canlı bir varlıkla konuştuğumdan durum belki kurtarabilir de. Benim sevme üzerine. Çiçeğe "menekşeemmm!" diye bağıran bir bayan düşünün. Ya da düşünmeyin. :) En kısa zamanda bir isim bulmam gerekecek. Daha evvelinde bir sümbül almıştım solmuştu. Çok üzülüyorum ben ya. Ölmesinler. Sonra yarın gidip beyazını da mı alsam.


17 Ekim 2012 Çarşamba

Size amca diyebilir miyim?


 Sosyalleşme çalışmalarına başladım. Bu gün diğer günlere oranlarsam eğer dışarıda geçirdiğim saat toplam bir ay kadar denebilir.

 Yaptığım da bir şey olsa. Burcu geldi konuştuk ettik dışarı çıktık yemek yedik oradan bir kafeye gittik okey oynadık eve geldim. Ama bu kadar değil. 3 kişilik oynadığımız okeyden ne olacak. Çocuklarıma haber ettim gidem bir yerlere diye bize gel dediler. Onlarda varmış okey takımı. Özge'yi de aldım onlara gittim ben de. Eğlendik epeyce. Bayram geliyor tabi. Herkes evlerine gidiyor. Ben buralarda bi gariban. Aslında bayramda binadaki komşularıma uğramayı düşündüm. Sonra bu fikrimden bir anda vaz geçtim. Niye mi? Şimdi acıyan gözlerle bakacaklar. Yazık buralarda bayramda ailesinden uzakta okuyor. Ah yavrum vah yavrum. Kendimi birden bu tablonun içinde hayal ettim de. Yolda izde görürsem ne âlâ. Yoksa yok kapısına gitmek kimsenin. :)

 Evet geleceğim şimdi anlatacağım şeye. Şiir yayınladığım sitelerden birinde amcanın biri çıkmış bir haber yayınlamış ve üstüne hakaretler yağdırmış. Haberin konusu kısaca şöyle; işte güzel yurdumun bir yerinde bir üniversite de mi ne istiklal marşı okunmuş öğrencilerden bazıları da ayağa kalkmamış. Abimiz de bunun üzerine vermiş veriştirmiş.

 Yorum yazdımdı ben de. Şimdi söyleyeceklerimden ötürü bu sayfada kınanacağım ama ne kadar umurumda diye başlayıp nasıl bir zihniyete sahip olduğunu gerçekten anlayamacağımı belirttiydim. Bir de kin kusulmuş sayfada konuşmak için yeterli sakinliğe sahip değilsiniz dedimdi. Yalan olmasın tartışmak için demiştim. Sen buradan tut tartışılmaz bu konu deyiver. Yazık. Gülüyorum şahsına ve evlatlarının haline. Bir de siyaset bilimi okumuş. Valla bu üniversite okumak bir halt değil. Neyin ve kimin vicdanısınız sorumun cevabı verilmedi kendisince. Bu bakış açısıyla verecek çok güzel bir cevabı olacaktır ama ben kendisini asla onaylamayacağım. Bir konuyu tartışmaya açmamak demek, ya da biraz daha ayrıntıya inersek seçme hakkına sahip olmadıklarımız için övünme iç güdüsüyle hareket etmek demek "ben düşünemiyorum, yıllar evvelinden benim yerime düşünülmüş kararı verilmiş ben de uymak zorundayım sen de uymak zorundasın uymak istemiyorsan gidersin demek". Bu ne demek böyle? Burası herkese açık bir yer. Buyursun gelsin okusun blogumu. Bak hem tartışmaya açık benim blogum. Her konuda tartışılabilir. Ben de kısıtlama yok. :) Senin için büyük sorun var yalnız amca. Buranın tribünü epey küçük. Oynasan pek fazla rant elde edemezsin, uyarmadı deme. Sitede de yazdım duvarıma blogun adını merak eder de gelirse görür yazdıklarımı. Bir yerlerde okumuştum "beyin kabızı ağız ishali" diye. Ettiği hakaretler ve katı söylemleriyle ben epey uyuşturdum bu sözü. Sizin görüşünüz kendinize. Ne hali varsa görsün. Bu neslin de sonu gelecek inanıyorum ben. Ne kalmış ki şunun şurası 50 olmuş. Bir elli de çocukları olsa bir asırcık ömrü kaldı. :)

 Not: Vatan haini falan değilim. Kalksalarmış iyiymiş. Kalkmadılar diye küfre batacak değilim.


16 Ekim 2012 Salı

Soslu Makarna


 İstanbul'da iken daha fazla blog yazıyordum. Nedenini düşündüm ve bulmakta pek de zorlanmadım. Her saniye bir olay. Hayat çok hızlı orada. Adım atsam olay gözlerimin önünde. Hatta adım atmama gerek bile yok. Dışarıdan gelen bir ses, apartmanda yaşamanın vermiş olduğu olanakla çok sayıda hayatlara kulak misafirliği vs. Bunları çoğaltabilirim fakat komşularımızın özel hayatlarını blogumda ifşa etmesem daha iyi olacak.

 Ne yazacaktım şimdi aklımdan uçup gitti. Devam edeyim belki gelir.

 Akşam üzeri facebookta kuzenim ablasının nişan görüntülerini paylaşmış. Kardeşimi gördüm ve onu çok özledim. Kardeşim diye diyorum çok tatlı. Artık büyüyor tabi. Kendimi emektar gibi hissediyorum buna tanık oldukça.

 Bu gün sevdiğim bir hocamın dersine gittim. Artık derslerde sözlü katılım göstermemeye başladım. Bir yararı da yok zaten. Kuzular gibi oturup dinliyorum sadece. :)

 Dinledim iyi hoş. Durakta indim evime yürürken takı toka satan yere girdim. Çıkamayacağım diye çok korktum bir ara. Neyse ki hep ihtiyaç aldım. Gerçekten öyle.

 Eve değil direk mutfağa girdim. Bu günkü menümde zeytinyağlı fasulye vardı. Buranın suyundan toprağından mıdır nedir çok uzun sürüyor fasulyelerin pişmesi. O pişene kadar ben karnımı doyurdum bile. Ev arkadaşım geldi ona yedirdim fasulyeyi. :)

 Olacak olacak öğreneceğim ben bu işi. Makarnaların sos icatlarını tüketmiş bulunmaktayım. En son geçen gün lor peyniri vardı evde. (Öğrenci evindeki peynire bak sen.) İşte o peynirden koyacaktım makarnaya. Cam bir kaba koymuştu ev arkadaşım (Gamze). Dolaptan aldım tam masaya koyacaktım ki elimden kaydı ve tuzla buz oldu. Durdum bir kaç saniye öylece izledim. Sonra onu bırakıp yemeğimi yemiştim. Biraz dinlenip keyif yaptım sonra da temizledim. Bu genişliği hayatımda bir daha elde edemem öyle ya. :) Elimi kesmiştim sonra da yemek yaparken elimi yakmıştım. Buna beceriksizlik mi deniyor sakarlık mı? Ben dikkatsizlik diyorum müsaadenizle.

 Aman konu nerelere gelmiş ve ben hâlâ asıl ne yazacağımı hatırlamıyorum. Can sıkıntısından kendimi yazmaya verdiğimi de fark eder oldum. Şöyle düşünüyorum aslında. Boş durmaya da alışacağım günler gelecek. Öylece duracağım. Dururken düşünmeyi de durduracağım. Mümkün olmasa da bu en azından çok fazla irdelemeden, beynimi yormadan düşüneceğim. Güzel olacak.

 Ne diyordum ben. Soslu makarna. Bırakmam peşini daha çok işimiz var.

 Not: Özel numaradan arayan yaratı iyi misin? Söylediklerim üzmedi umarım. Senin için endişeleniyorum. :)


Görüldüğü gibi işte, meleğim. 

15 Ekim 2012 Pazartesi

Nezaket Abla


 Efendim bu nezaket dediğimiz kurallar bazılarının can dostuyken benim hiç yakınlarımda oturamadı. Ne o beni sevdi ne ben onu. Düzeyli bir ilişkiye sahiptik. Ben arada çizgiyi aşsam da yuvarlanıp gidiyorduk işte.

 Yuvarlanırken "akacak damar kanda durmaz" söylemine sığınıp en fazla burnum nemalanıyordu bu vakadan. Tabi kime göre neye göre nezaket bunlar da mesele benim için. Her girilen ortamın raconunu bilmek kadar yorucu bir şey olmasa gerek.

 Geçen hocamın bir tanesi geldi derste kaymakam mıdır vali midir her ne haltsa. Arabasına binmiş oturma yeri de değişiyormuş bu mahlukların. Hocam yanlış yere oturunca mevki sahibi beyimiz rencide etmeden söyleyivermiş de kriz çözülmüş sözde. Yemişim yerini!

 Bazen en temel nezaket kurallarını hiçe saymaktan büyük haz duyuyorum. Öyle ki bazılarının deyimi ile koskoca iş adamı, patron(!) beni görünce geçiştiren bir "merhaba, naber" dedi ve cevabı dinlemeyeceni bildiğimden iyiyim sağ olun deyip kesip attım. Normal gibi duruyor fakat daha sonralarında bunu huy edindim ve hiç halini sorma gereksinimi duymamaya başladım. Ve bu hareketimi sağlam bahanelerimin üstüne bir güzel oturttum. Müsait bir ortam oluştuğunda bile sormadım. Sonra çok kaba biri olduğum gerçeğini kabullenmem gerekti. İçimden gelmediği müddetçe öyle zannediyorum ki bıcak zoruyla sorarım o soruyu.:)

 Niye bunu anlattım şimdi ben. Ne bileyim?

 Nezaket ablaya sinir oluyorum. Neyse ki şu sıralar hiç yanıma uğramıyor sağ olsun. Ama bilinç altımdan bayramın yaklaştığına dair sinyallar alıyorum. Mühim değil, bu bayramı Uşak'ta geçireceğim. Planım şimdiden hazır. 1. gün evde duracağım. 2. gün evde duracağım. 3. gün ekmek almak için çıkacağım. 4. gün evde duracağım. Bayram kaç gün? Hızımı alamadım bi an. Harika bir bayram planım var kıskanmayın çabalayın sizin de olsun.

 Akşam üzeri saçlarıma bir türlü normal insani saç görüntüsü veremediğimden ördüm, en azından kızsal durdu. Hava çok güzeldi. Ne sıcak ne soğuk. Bankamatiğe gidip kiramı çektim. Dönüşte markete uğradım, oradan manava ve oradan da bakkala. Keyfi bir akşam turu oldu benim için. Pazar gazetemi de aldım geç olsa da.

 Eve geldim ve artık sade pilav harici bir yemek yaptım. Mantarlı pilav. Yaratıcılıkta sınır tanımıyorum. Mantarların birazını pilava katıp birazını ayırdım. Ayırdığım kısmın üstüne de yumurta çırpıp kaşar serpiştirdim biraz da nane, yanına da ayran. Pilavdan hiç yiyemedim sadece tadına baktım. Hemencek doyuyorum zaten. Hep derler ya. Ya da demiş olmalarını umuyorum, kişi kendi yaptığı yemeği beğenirmiş. Benimki de o hesap oldu. Hep yapıyorum pilav da bu sefer başka güzel düştü.

 Bu gün beni gizliden arayan arkadaşa iki kelam edeyim bir de. Seni bulabilirim. (Kuzenim Turkcell'de çalışıyor.) Ama senin için zahmete kalkışmam. Şimdi diyorlar ya hani. Neyin kafasını yaşıyor bunlar anlayabilmiş değilim. Hadi özelden arıyorsun niye susuyorsun. Konuş neyse derdin söyle. Sesimi dinliyor güya. Ne yani romantizm mi oldu şimdi. Ya da heyecan mı duydun. En olmadı tanıdıksan eğer anıların mı depreşti. Saçma şeyler bunlar. Çocuk işi bile demiyorum, artık çocuklar bile tenezzül etmiyor hani böyle şeylere. Ahmak!


13 Ekim 2012 Cumartesi

Uşak Günceleri


 Enteresan bir rüyayla başladım güne. Çocuk sevdigim ve şu an daha hatırlayamadığım bir sürü mesaj içerikli bir rüya. Hayra yordum mu yormadım mı bilmem uyanırken. Tek düşüncem kahvaltıda ne yesemdi. Kaldı ki yorgun uyanmıştım.

 Kendimi oyaladım bir süre. Bir kalem iki allık dokundurup yüzüme çıktım evden okula gitmek üzere.

 Yol üzerinde çalışma vardı. İnsanların kendilerini tehlikeye atıp koruma bariyerinin üstünden atlayıp geçtiği yoldan geçmek istemedim. Seyir halinde devam eden araçların arasından yürüdüm. Hiç olmazsa adrenalin biraz daha savunmalı olurdu. Durağa az kala sağsağlim bindim minibüse. Küçük şehir malum minibüsçülerin simasına aşinayız. Daha evvel yeni bir aracı kullanıyordu bu şoför. Orta yaşlarda hatta genç denebilir. İlerliyoruz Uşak'ın ara sokaklarında. Duraklardan birinde iki tane ev hanımı yolcu aldı. Tanış çıktılar sonrasında. Okulun durağında çalışan şoförlerden birinin eşiymiş. Sonra konuşmalardan anlıyorum ki çeşitli tatsızlıklar yaşamış durakta. Kadın "sığamadılar durağa" dedi manidar bir sesle. Daha sonrası para meseleleri işte. Otobüs ilerledikçe dolmaya başladı. Aman Allah'ım bu ne kokudur. O parfüm şişesini resmen üstüne boşaltmışlar! Baş ağrısı ile girdim derse.

 Dönüşte tırlarla beraber yolculuk yaptık. Birinin arkasına atlayıp gidesim geldi. Sözde özgürlük adına.

 Bu akşam dışarıdan bir şeyler yedim. sonrasında da kendime pasta ısmarladım. Evime geldim tam dinleneceğim. Kabında olan telefonumun minicik açık kalan yerinden ışığının yanıp söndüğünü gördüm. Dersten sonra sessizden geri almayı hep unutuyorum. Yatak aldımdı tee kaç gün önce. Onu getirmişler. Adama epey bir söylendim. Gündüz getirmelerini istemiştim özellikle. Neyse yatağım geldi en nihayetinde. Onu yerleştirdim yoruldum çok.

 Sonrası da aynı işte.