27 Ağustos 2012 Pazartesi

Yazmalı Artık

Doktorlar tarafından güzelce ekildikten sonra bütün hazırlıklarımızı afiyetle yemek bize düştü. İyi mi oldu kötü mü bilmem ama iştahsız ben için fena sayılmazdı. Zira hiç yemek yiyemez oldum. İştahla ilgili sorunum pek olmazdı ama midemle pek bir anlaştılar. Aç dolanıyorum.

 Deniz ablam geldi bize. Bebeğini de getirdi elbette. Nasıl tatlı nasıl güzel. Ben yine dokunmaya kıyamadım. Ağlamasın çok küçük daha derken huysuzlanıp da bağırmaya başladı. Küçük sözümü geri alıyorum efendim. O minnacık şeyden o kadar ses nasıl çıkıyor hayret ettim bi süre ama susmuyor ki. Bir damla yaş varsa gözünde yine neyse diyeceğim. Ağlamak için ağlanır mı yahu. :)

 Deniz ablam dedim neden dedim birden bire, şimdi sorularınıza cevap veriyorum. Malum doğum yaptı. İş yerinde yeri dolmuyor, ben de yeni işçi bulunana kadar idare ediyorum. Patron ne yapıyorsun diye sorduğunda kapitalizmin kapısını kolluyorum dememek için kendimi zor tutuyorum. Desem ne olur ki. Kendilerine direkt olarak bir saldırım söz konusu değil. Zaten güler yüzlüyüm ben. Espri olarak alsa da ben de şu içimdeki patavatsız ruhtan kurtulsam.

 Bir de masamda iki bilgisayar var. Birinde kamera görüntüleri açık mekan güvenliği açısından. Okumak için elime aldığım ve konsantre olamayıp başlarında bıraktığım kitabı anımsattı bana. 1984, George Orwell. İnsanların çalışma anı ne kadar mahremdir? Bence bayağı mühim. Yani yazı yazarken bilmem yüzüm ne hal alıyordur. Ama izlenmek istemem. Kamera beni arkadan çekiyor iyi ki. :)

 Artık ciddi anlamda yazmayı özledim. Bitsin artık tatil(!) Tatil demeye de kaç şahit gerekir?

 Mesai saatimden kaçamak. :)

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kıskançlığımın Şekilleri


 Hep uzun uzadıya yazacak değilim ya. Kısadan bir not düşeyim aklımdakinden kurtulayım. Bir defasında yine televizyon programlarından birinde adını da hatırlayamadığım biri yazdıklarım benim zehirimdir. Ben onlardan kurtulurum diğer insanlar beslenir gibi bir şey söylemişti. Tam manası bu da olmayabilir ama buna yakın bir şeydi. Bir yere not düşmüştüm ama Uşak'ta bıraktığım not defterlerimden birinde sanırsam.

 Kardeşime olan kıskançlığımın boyutlarında sınır tanımıyorum. En son kıskandığım bir arkadaşı vardı. Ben okulda iken annem oyun oynaması için göndermiş kolunun üstüne düşmüş lifleri mi ne kopmuş. Sargıda durmuş bir kaç hafta. Diyorum ben göndermeyin diye. Bak içime doğuyor işte. Annem bir sürü azar yedi benden gönderdiği için. Şimdi evdeyim ve geliyor o küçük kız kapıya. O kadar da tatlı ki. Ama işte göndermek istemiyorum. Gözümün de içine bakıyor kıyamıyorum. İki gündür geliyor kapıya ama Pınar evde yok. Annem işe götürüyor onu. Nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Bu konuda son olarak, Kutsi de nefretimi kazanmak üzere. Geçen gün televizyon açık hiç farkında değilim ben. Pınar demez mi "abla ben büyüyünce bununla evlencem." Ne dicemi de bilemedim ama aklıma gelen ilk şey evli olduğu oldu ve söyleyince nasıl yıkıldı yavrucak anlatamam. :)Vermem meleğimi kimselere. Sevdirmem de. Sevmesin kimse. İşte böyle hastalıklı bir sevgiye sahibim. :)

 Akşama da misafirimiz var. Çok sevilen bir anneye sahibim. Diş hekimi ve cerrahlardan oluşan bir çevreye sahip çalıştığı mekan dolayısıyla. Şimdi böyle konuşuyorum ya buralarda, annemin de demesi gibi benim evime kimse gelmeyecek ya da misafirim hiç eksik olmayacak. Büyük konuşuyormuşum. Şimdi anneme bakarsak evimi çöp de götürecek. Sonra tembellikten hep hastalanacağım. Aç yaşayacağım. Herkesler arkamdan konuşacak. Aman Allah'ım! :)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Bayram ve bayram.


 Ben de bir ay öncesinden iş görüşmelerinden birinde kent şeker için birileriyle görüştüm işte. Adımı aldı nerde oturduğumu söyledim bayramın bitmesine bir hafta kala arayacağız dedi kapattı. Garip bir görüşme olduktan bir kaç hafta sonra aradılar eğitim var gelin diye. Gittik, gördük, dinledik, geldik.Aradılar 3 gün evvel iki gün çalışmak için. Verdiler bir adres. Bu evdeki yavaş bilgisayarla internetten baktım baktım bulamadım. Ne ise çıktım yola. Söğütlü çeşmeye varınca sordum bir kaç kişiye Furkan Market nerede diyerekten. Caddenin adını da verdim ama bileni duyanı yok. Aradım tekrar adres için yanlış market vermişmişler. Bekledim bir süre yeni market verdiler. Kızıltoprak'da Carrefour'da şeker sattım iki gün. Ekonomik gelir ve kültür seviyesi farklı bir yer. Pek bayram gelmeyen bir mevki.

 Hep çalışanlara karşı bir müşteri olarak güler yüzlü olmayı savunmuşumdur. Çalışarak deneyimledim. Bana göre çalışırken pek önemli bir şey olmasa da ben yine de çalışanlara karşı aynı tavrımı koruma düşüncesindeyim. Bir de bu satış meselesi bana göre değil. İnsanlara altında ürün satma isteği yatan bir "hoş geldiniz" deyip tebessüm etmek benim üstüme olmayan bir parça. Bunda kötü bir şey yoktur. Kimine göre normaldir, ben hak da verebilirim bu düşünceye. Bana göre olmak zorunda değil ya. (Annemin ne sana göre ki zaten deyişini kulaklarımda duyar gibiyim.)

 Birazdan söyleyeceklerim yüzünden ayıplanabilirim. Nezaket kuralları beni yiyip bitiriyor. Bayramlara dokunmuyorum. Ama İstanbul'da kimsecikler kalmadı. Kapımıza çocuklar da gelmedi. Bayram bayram gibi olmayınca, e malum bayramın pek uğramadığı yerde de çalışınca giremedim bayram havasına. Çıktık annemle çarşıya yolda giderkene komşuyu gördük sarıldım. Düzgün sarılmamışım da. Ne yani şimdi içimden gelmediği gibi yapmacık mı olayım. Oracıkta hemen aldım gönlünü de muhtemelen arkamdan Ayşe'nin kızı da pek soğuk bayramımı bile doğru düzgün kutlamadı, değişti bu değişti, hiç annesine benzemiyor diye laf olacak. İşte buraya da yazdım gelir kulağıma. :)

 Misafir mi? Tamam yumuşatarak diyeyim. Ben gittiğimde nasıl oturuyorsam bana gelen de öyle olsun istiyorum. Herkes birbirini tutmuyor tabi. Bunu beklemem de pek doğru bir davranış olmayabilir. Hep de memnuniyetlerimiz olacak diye bir şey de yok. Bu sebeple sevmeme hakkına sahibim. Ama bu saygısızlık etmemi gerektirmez. Oturdum, cici cici hizmetimi ettim.

 Son olarak; genel geçer sözler beni yordu. Baş edebiliyorum fakat korkuyorum yüceldiğimi düşünmekten. Bir halt olduğumu sanmaktan korkuyorum.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Gülmeyin


 Ya da gülebilirsiniz. Gece uykusunu özledim ben artık. Gece de uyumak istiyorum. :)

 Bayram da geliyor. Biz de bayramın gelmesi demek temizliğin gelmesi demek. Duvarların yılda iki kez silinmesinin gereğini bana annem anlatamadı ya sanırım daha kimse anlatamaz. Neyse şimdi isyanın bir faydası yok. O duvarlar zorunlu olarak tarafımca silinecek. Zaten yazmayı da beceremiyorum. Konuyu da uzatmanın manası yok.

 Bir kitap sıkıştırdım araya onu bitirdim iki gün evvel. İskender Pala'nın "Od" kitabı. Emeğe saygım var ama bu düşüncelerimi söylememe engel değil. Pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Tasavvufa olan merakımın artmasıyla beraber bir daha tasavvuf edebiyatıyla ilgili bir şeyler görmek istememe isteği uyandırdı. Bıktırdı sanki. "Bizim Yunus"u anlatmış. Ardından Mevlana'yı da öğrenmek istedim ama kesinlikle başka bir yazardan. Elime Mevlana ile ilgili bir kitap aldım. İncelerken İskender Pala'nın adını gördüm kitapta. Yazar teşekkür etmiş ama bendeki kitaptan nasıl kaçıştır. Bir de birkaç hoşlanmadığım kişilerin de adı vardı. Kitap yargılarımla söndü. Okunmamak üzere kitaplıkta yerini aldı. Maalesef.

 Kitap okuma davası devam edecekti. Ama sözden dönüşe kurban gitti neylersin!

 Son olarak, bilgisayarımı tamire geldiler. Adam bir şeyleri değiştirdi ama yine olmadı. Bir tane malzeme istetti  bir kaç güne gelecekmiş. Yani yazılarımın şiirlerimin yok oluşu resmiyet kazandı. Resimler de vardı ya içim sızladı.

10 Ağustos 2012 Cuma

Aceleden Bir Yazı Yine:(


 Gece uyumayı sevmeyen ben için bu sahur meselesi cevher niteliğinde. Saat on buçuğa geldiğinde annem hadi yat demeye başladığından en fazla bir, bir buçuk saat oyalayabiliyordum onu. Ama sahur nedeniyle kalktığında önünde yemeği hazırlanmış çayı bardağında bulmak işine geliyor ve bu yüzden bir iki mırın kırın etse de sahura kadar oturabiliyorum.

 Program takip ediyorum ben de. Geçen gün bir tanesini anlatmıştım zaten. Şimdi başka bir kanalda Aykırı Sorular adlı programın tekrarı veriliyor onu izliyorum bir kaç gündür. Çılgınlar gibi televizyon izliyorum desem yeri yani. Bir kaç tane de dizi kanalı var, onlar da uğrak mekanlarım oluyor. Haberleri de takip ediyorum. Dün gece Samsun'la ilgili haberler gördüm. Memleketimi sular basmış belediye başkanı çıkmış bu kadar can kaybının üzerine biz izin vermiyoruz zorla alıyor eğer vermezsek bizi seçmiyor vatandaş. Derdi seçim bu garibimin!

 Zaten iki gündür bir sinirlerdeyim. Barınma beslenme gibi temel ihtiyaçlarımı sağlamayan devlet niye devlet. Basit yaklaşımdan da soru sorulabilir. Az önce kuzenim rahatsızlandı devlet hastanesine gitti iki tane danışmamsı masaların üstünde yabancı terimler. Ben üniversite öğrencisi olarak daha ne anlama geldiğini bilmiyorum. Zaten devlet hastanesine giden sınıfın hali dolaylı olaraktan bakacak olursak tek veya ırksal bir dil olur. Orada beni yönlendirecek olan tabelada yabancı terimin ne işi var, bu ne demek diye acilde soramıyorum. Acil adı üstünde insanlar oraya gittiklerinde moral ve anlayış kapasiteleri duygularıyla aşırı hassasiyete bağlanmış durumda. Acilde acillik vakalar yaratılması kaçınılmaz. Anlayabileceğim bir dilden yazsana oraya. Muhtemelen tıbbi terim. "Doktorlar"da da duymadım ben hiç ama!?

 Daha yazacağım çok konu var ama maalesef imkanım yok. Dell teknik servis de bu arada kızgınlığımdan nasibini alsın. Beş bilemedin on dakikalık işi günlere yaydılar. Arıyorum servisi önce bir takım testlerden geçiriliyorum yok türkçe için biri yok diz üstüyse bilmem kaçı. Bütün bunların ardından o telefon açılmıyor (!) ve baştan tekrarlıyorum bütün bunları. İnat ettim bir gün kapanış saatine kadar uğraştım. Açılmadı o telefon. Sonra üretici firmada çalışan zavallı görevliler aldı benden nasiplerini. Kalp kırdım sanırım. Bir de sesini yükselten ben iken beyefendi sabrımın son demlerindeyim, sakin olmaya çalışıyorum lütfen bana sesinizi yükseltmeyin deyişim var. Uff vicdanım fena halde sızladı sonrasında. Çileden çıkmışım. Sonunda o telefon açıldı. Karşımdaki beyefendi güzel yardımcı oldu sağ olsun ama bilgisayarım iyileşemedi. Almaya gelecekler bakalım ne zaman! Şu an için dell servisi gözümde eksilerde okuyan varsa eğer bu yazıyı da müşteri kaybetsinler müstahak onlara!

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Ayak Üstü


 Evde olduğumdan bir süre televizyon programlarından bahsedeceğim blogda. Yol öyle görünüyor maalesef. Bolca ahkam keseceğe de benziyorum. Önce kafamda uzun süredir yazmayı istediğim bir program vardı, ondan bahsedeceğim.

 Çocukların şarkı söylediği program "bir şarkısın sen". Şimdi büyümüşte küçülmüş çocuklar topluluğuyla karşı karşıyayız ki bazılarında özgüven tavan yapmış. Kimisi de o kadar tatlı ki izlerken çok keyif alıyorum. Bir anlığına ne kadar bencil olduğum yönünde soru yağmuruyla karşılaşıyorum bir mantık çerçevesi içinde. Yazık vallahi üzülüyorum o çocuklara. Küçücük yaşında o şarkı sözlerini aklında tutup ölçüsüydü seyircisiydi. Bir tanesi gözlerini kocaman açmış direk annesinin gözlerine bakıyor hiç ayırmıyor o gözlerini şarkıyı doğru söylüyor, bir ara mikrofonu bırakıp oynuyor daha sonra tekrar kafasında bin tane tilkiyle doğru okuyor şarkıyı. Aman ne kadar da şirin!

 Gece uyumayı pek sevmiyorum ve imsak vaktini beklerken bir program buldum. "Kime göre neye göre". Geçen hafta da rastlamıştım fakat bitmek üzereydi. Dün gece başlarında yakaladım programı. Konusu, görgü kurallarıydı. Karışık seslerden bir şey anlayamadım uzun bir süre. Reklam arasında bu duruma el atmış olacaklar ki anlamaya başladım ben de ekran karşısında. İçlerinden bir tanesi isyanlarda benim gibi. Kalıba sıkıştırılmaktan bahsediyor ama biraz saldırgan. Tahammülsüz demem daha doğru olur sanırım. Bütün program boyunca bu görüşün üstüne giden bir kaç kişi oldu. Tartışma ortamından sonra tek tek konuşmalara yer verildi  ve bir noktada görüş birliği yaşandı. Neydi o? Cem Mumcu'nun ortaya attığı hoyratlık düşüncesi. Dönemin hoyratlık dönemi olduğunu, kişinin ancak bu şekilde fayda sağlayabildiğini düşünmesi üzerine eylemler sergilemesinden bahsetti. Diğerleri de bu düşünce üzerinden yaşantılarıyla destekleyerek söylemek istediklerini dillendirdiler.

 Benim düşüncemi yazmaya vaktim yok. Bilgisayarımın yokluğu yazım dünyamı alt üst etti. Neler vardı aklımda neler. Artık başka ayak üstü yazıda buluşmak üzere.

 Bir de: kızgınım.