6 Eylül 2016 Salı

Mesai Arası 8


 Konular olaylar ilişkiler fikirler konusunda en mükemmeli ya da uygun olanı düşündüğümde acaba karşı tarafta da "bunun için çok uğraştım, bu işin uygunu bu şekildedir" izlenimi uyandırıyor mudur? Bir de düşünceyi ne derece iyi aktarabildiğim.

 Böyle mıymıntı bir fikri yazmak için gelmiştim buraya.

 Birkaç gün sonra...

Böyle düşünürkene birden bire sormaya başladım etrafımdaki insanlara. "Hamide nasıl biri?"

 Geri dönüşleri belki taraflı ve çokça olumlu olsa bile arada olumsuz noktaları da çekmeye çaba gösterdim. Niye yaptığımı da bilmiyorum aslında. Ama kendimi duymaya ihtiyacım varmış.

 Kişisel gelişim yönünde yazılıp çizilenlerden çok hoşlanmıyorum. Felsefe sevmeyip soru sormak gibi yüzeysel bir bakış açısı bu.

 Güzel bir tatil ihtiyacım olduğu ortada. Fakat beni ışınlamadıkları sürece gidemeyeceğim o tatile. Böyle sorularla oyalanıp duruyorum.

 Kararlar veriyorum. Misal; şiir seven ve sevmeyen adamlar arasında hiçbir fark da yok. Bunlar hep kendimin kendini inandırması, ikna etmesi, varsayıp tutulması.

  Bir de kendini bana avukat diye tanıtan adam haklıydı be okur.

 Hamide yorgun biri. Çünkü hayat onu yoruyor. Hayat herkesi yorar. Toplantı ortasında ekipler arası entegrasyonun konuşulduğu esnada gözlerimin dolmasını başka neyle açıklayabilirim. Elbette sağlıklı bir bireyim. Hayvanları ve makarnayı çok seviyorum.




15 Ağustos 2016 Pazartesi

Ateşsiz ve Dumansız



 Sağlığımda hayallerini yıktığım insanlar öldüğümde ne için ağıt yakacaklar?

 Kuzenimin vefatıyla hepimiz yandık. Yandık, ateşsiz ve dumansız.

 Ölüm arzusu çektiğim zamanlarım kendime dürüst gelmezdi, bu hissiyatın dışından baktığım zamanlarda. Yakından tanışıklığımın böyle olacağını tahmin de edemezdim elbet. Çok fırsat bulamasam da dalıp gitmelerimin artık somut bir açıklaması oldu.

 " Burası dünya yahu, burası bu kadar işte."

 Yalnızlık çekiyorum. Hatta kendimi en yalnız hissettiğim dönemi yaşıyorum. Kimseye diyemiyorum ve aslında ne diyeceğimi bile bilemiyorum. Korkunç bir yerde öylece bekliyorum ve tüm bu zamanın içinde bencil olmamak için çaba sarf ediyorum.

 Bir anneye ve acısına bakıyorum ve acıyı görüyorum, tanıklık ediyorum.

 Kanserli hücreler ve antibiyotikler var hep. Ses ve ahenk var. Afyon her daim.

 Fikir arıyorum yana yakıla. En güvendiğim ve beni kuyudan çıkaracak güçte. o gücün beni daha aşağıya bırakacağını bile bile belki. Çünkü hissiyatın dışı bunu gerektiriyor. Ateşsiz ve dumansız.


5 Ağustos 2016 Cuma

Ferah Uyusun Ruhun...


 O güzel, yeşil gözlerine her zaman hasret duyacağım. Yatanın hem sen hem de değil oluşu... Kanı çekilmiş sapsarı yüzünün güzelliğini hiçbir yazıyla izah edemeyeceğim için biraz buruk hissediyorum. Ama senin beni anladığını hep biliyordum.

 Gözyaşları ve ağıtlar içinde seni ufak parçalarla yaşayabildim ve özlemini duyacağım bir cesedinin olacağını söyleselerdi buna katiyen inanamazdım.

 Umursamaz tavırların ve yüreğinin güzelliğinin yaşantın boyunca kıymetini bildiğim için en ufak pişmanlığım yok. Belki biraz daha iletişim kurabilirdik seninle.

 Zorla çektiğimiz fotoğrafa bakıp kapatıyorum sık sık. Yaşama sevincinin, gençliğinin, hayatının böyle feci sonlanması beni ve herkesi kahreden.

 Yakışıklılar ölemezdi.

 Ölemezdi evet ama benim ille de bir ders çıkarmam gerekiyorsa bu, sağlıksız edindiğim dini kuralları toplum baskısıyla uygulamak ve uygulatmak olmamalıydı. Sen araştıran, vicdanlı bir çocuktun ve eminim böyle olmasını da istemezdin.

 Senden sonra bunları görmek benim acımı gölgelemedi. Bir parça canımı sıktı sadece.

 En sevdiğim insanları kaybetmek korkusuyla törpülediğim karakterim seninle birlikte kendini bir kez daha aşındırdı. Hala hırslara anlam veremeyip dehşete düşüyorum ve devam ettiğine şahit oluyorum dışarıda. Hırs yoksa batıl var. Ve biz korkunç bir dünyada yaşıyoruz diye senin için sevinip, sana imreniyorum.

 Sürekli insanlara senden bahsedip inançlara vurgu yapmayı ya da o da öldü bak diye nispet edercesine içten pazarlıklı yaklaşmayı iğrenç buluyorum.

 Ölüm hep vardı. Sana bakılıp ibret alınası bir durum değil ki bu. Senin günahının, sevabının, orucunun, namazının hesabını tutarcasına bir pazarlık, bir hesap kesme hiçbir kulun haddi değil.

 Yine de yanan bir aileyle hayata devam ediyoruz artık. Bir anne için yanan yüreğin yangısını ilahi  ezgiler ve ahenk ile dinmesi güzeldi. 

 Hasretinle çocuğum..




18 Temmuz 2016 Pazartesi

Sevgi Zehirlenmesi


 Umut var etmeye çalışırken ve aslında ben çoğu zaman kendimi melankoliye yatkınlıkla suçlarken haklılığımı görüyorum.

 Kapana sıkıştırılmış fikirlerimizle, gerçeğin içinde binbir gerçekle, korna sesleriyle, uçak, helikopter ve daha nicesiyle güneş görmeyen küçücük bir apartman dairesinde -evimizde- sıkışıp korkuyla endişeyle kalakaldım. Hayat her manasıyla umutsuzluk vadediyor bana. Sizleri bilemiyorum. Bilmek istemediğimden değil gerçeği göremeyişimden.

 Bu iki haftadır ağladığım kaderim ülkemle paralel ilerliyor ve paralel olan hiçbir yörünge bana fayda sağlamıyor. Sosyalist sevgilerim yüceltmiyor, yermiyor öylece duruyor. Durmaya devam ediyor. Ya da eline yüzüne bulaştırıyor. İletişmiyor, beceremiyor ve beceremeyecek.

 Korkuyorum ben.

 Geleceğimizden, halkımızdan ve en çok sevgiden korkuyorum.

 Sevmeyi bilmeyen bir toplumda dünyaya gelmiş, bu şekilde eğitilmiş, hastalıklı bir şekilde yaşantımızı devam ettirdiğimiz bir hayat sürüyoruz. Buna inanıyorum ben. Aksini hangimiz iddia edebiliyoruz? 80 darbesinin travmasıyla hayata devam eden bireylerin evlatlarıyız. Hepimiz kanserliyiz.

 Bilhassa sen bizi yüreği darbeli bir halkın şerrinden koru ya rabbi!

 Selamlarımla.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Karadeniz Havası


 Kitap aldım iki adet.

 Uzun süredir bir çok kitabı yarıda bıraktığımdan bu defa ince ve beni sürükleyeceğini düşündüğüm kitapları seçtim. Gözlerimin dolmasına sebep olan Osho'nun Korku kitabındaki alıntının etkisinde kalmış olacağım ki başka bir yazarın yine korku adındaki kitabına gitti elim, aldım ben de.

 Zaman, mekan ve ruh halim açısından güzel bir tatil geçirdim. Çok iyi geldi. Köy harikaydı. 4 yıl olmuştu gitmeyeli ve oldukça özlemiştim. Yeşile ve maviye ziyadesiyle doydum. Bunaltan nemin üzerine esen rüzgarından, kuş seslerine ve tertemiz havasına...

 İşten bunalabilirsin, evden bunalabilirsin, fakat yaşamaktan bunalmışsan hepsi birden berbat olur. Hayattan bunalan insanların ihtiyacı tatil. Bir nefes almalık değil derin nefes almalık tatil.

 Köylü olmanın zorluklarını şive ve düşünce yapısıyla bir defa daha kendi kendime ispatladım. Hazır cevaplılık ve her şeye hakim olabilmek yorucu. Yine de Yasemin  ve bir kaç kafa dengi genç ile köyde eğlenmeyi başarabildim. Kız kardeşimin sürekli "evde kaldı kızımız" diye önüne gelene söylemesi ve köye çıkarken taksicinin 3 bin tl maaşlı oğluna beni istemesi gündem maddeleriydi ve annemin kızını sonunda biri istedi. Hevesini almıştır herhalde. :)

 Bir sürü yol yürüdüm, yürürken manzarayla soluklanıp çeşme sularından içtim. Ofiste, kentte çalışan herkesin kısa bir karadeniz tatiline imreneceği kadar güzel zamanlar yaşadım. Anneannemin annesini ziyaret edip 4 nesil fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedim.

 Bütün bu güzellikler köy halkının konuşmalarından kendimi günahkar edepsiz olduğumu hissettirmekten geri koyamadı. Ateşlerde yanacağım sevgili okuyucu. Birinden hoşlandım gezip tozdum öptüm diye. Saçlarım kollarım gözüktü diye. Bu zamana kadar bütün yaptıklarım beni işe yaramaz bir kadın haline getirmiş. Kirliyim ben hissi. Bu his ensemdeydi. Karadeniz mükemmeldi. :)

 Eylülde Akdeniz havası almayı, alabilmeyi hayal ediyor bu kız. Kaderime ağlamaktan fırsat bulursam.

 Ek olarak enteresan müdürüm dediydi ki; şans, hazırlık artık fırsattır. 

 Hazırım, fırsat kolluyorum.







21 Haziran 2016 Salı

Mesai Arası 7


 Aklımın almadığı şeyler var benim.

 Sabah sosyal medyada dolanırken 13 yaşında kız çocuğuna yapılan tecavüzler ve kişilerin mevkileri hakkında bir yazı çıktı karşıma. Eski bir haber. Geçti gitti bu ülkeden. Bu derece yozlaşmasının getireceği bir patlama noktası, dip noktası, zirvesi -ya da siz her ne diyorsanız- olmalı. Bir tek şu soru geçiyor aklımdan; dibi ne zaman görürüz Allahım?

 Doğrulma vakti hiç gelmeyecek mi? Yoksa biz doğrulduk mu sandık her sevinçte, iyide, başarıda...

 İyi kalpli olduğunu gözlemlediğim yöneticim geçen gün önündeki kitaptan rastgele açıp bir paragraf okudu. İş konuşuyorduk. Gözlerimin dolmasına engel olamadım o an.

 "Korku, sevginin diğer yüzüdür. Seviyorsan, korku kaybolur. Sevmiyorsan, korku belirir - büyük bir korku. Sadece sevgililer korkusuzdur; sadece derin bir sevgi anında korku yok olur. Derin bir sevgi anında, var oluş yuva olur- bir yabancı, bir yalnız olmazsın, kabul edilirsin. Tek bir insan tarafından bile olsa kabul edilirsin, derinlerde bir şey açılır -en iç benliğinde çiçeksi bir fenomen. Biri tarafından kabul edilmiş, değer verilmişsindir; değersiz değilsindir. Bir önemin bir anlamın vardır."

Çiçeklerimiz hoyratça derildi. Karanlık adamlarla kötü adamlar arasında savrulduk. Ne susku kar etti ne sözler. Ne sabır umudu getirdi ne de şimdi aydınlandı. Işık yok! İlim yok! Sevgi yok! Sadece korku hakim.

 Sevginin olmadığı yerde asılı kaldık.

14 Haziran 2016 Salı

Çıkışa Çeyrek Kala



 Yetişebilirsem bu muhteşem akşamdan bir post girmeyi istiyorum.

 Çıkmama 15 dakika var. Harika yağmur var dışarıda. Fırtınalı. Sanki içimde akıtamadığım bütün sular ıslatıyor gözümün gördüğü yerleri.

 Ramazan dolayısıyla mı raporlama konusunda görevler aldığım kişinin yıllık izinde olmasından mı kaynaklı bilemiyorum ama sakin günler geçiriyorum iş yerinde. Akşam iftara misafirlerimiz var. Eskiden çalıştığım doktorlar gelecekler. Annem yıllık izinde. Eminim harika yemekler yapmıştır. Her şey ziyadesiyle hatta fazlaca güzel. Güzel olan an.

 İnternetten harika tatil yerlerinin fotoğraflarına bakıp hevesimi almayı denedim. Bence yetti. Zira bir ömür çalısşam o Bora Bora mıdır nedir. İşte tam da oralarda tatil yapamam. Yapsam da tek başıma tat alamam.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Ahlak Bekçiliği

 
 
"Gözü karalım teni beyazım
Yaban ellerde gülleri derme
Belki ölürüm belki kalırım
Yerime kimseleri sevme "

                                                                    O güllerin yapraklarını tek tek koparırım çünkü!
 

 Böyle arabesk takılıyorum bir kaç gündür. İşlerim güçlerim, iş arkadaşlarım, ve ev sorunlarım filan.
 
 Zihniyet öyle büyüdü ki karşımda, sorunları çözemeyecek gibi hissediyorum. İş ortamından tut aile, arkadaş çevreme kadar yapayalnız hissediyorum. Kapanıp kapanıp kendi içime eski günlerimden bir ses soluk duyduğumda farkına varıyorum umutsuzluğumun ve karanlığımın. Vallaha da karanlık cümleler söylemek istemiyorum. İşe gelişlerimde bakışların arasından sıyrıldığımı hissedip göz hapsinde, niyet hapsinde yaşamaktan yoruldum ben sadece.

 Farklı olduğumu iddia etmiyorum da değişik şeyleri, fikirleri kabullenemeyen insanların içinde kaldım, niyet okuyuculara, kınayanlara maruz kaldım diye... Sonunu getiremez haldeyim böyle.

 Yer edemediğim ve ait olamadığım kadarım. Bir de pek değer verdiğim abimle (kuzen) birbirimize girdik. Çok iyi oldu, çok da güzel oldu. Onun pipisi var diye o üstün akıl değildi işte. Bana karşı kullanılan kelimeler artık hoyrat olmasın. Umursamadıkça ya da sesimi çıkarmadıkça artacaksa şiddeti içimdekini doğru kelimelerle karşı tarafa anlatıp, kırıldığımı söylemekten geri durmayacağım artık. Arkamdan oluşturulan kulislerden de pek tabi haberdarım.
 
 Bir erkeğin kollarında fotoğraf koymak edepsizliktir çünkü. Yapılacaksa gizli yapılsındı. Sahiplenmişti ve erkeklik gururuna yedirememişti. Olay o boyuta nasıl gelmişti bir de.  "Uçmalı kaçmalı fotoğraf olmasın, bir daha görmiyim" şeklinde tarihime girdi. Zaten de kimselerden bir şey duymadım arkamdaki değerlendirmeler hakkında. Sesindeki o öfke çok basit, kavraması güç değil. Tahmin edilesi savunmalar.

 Sonrasında sarf ettiğim kelimeler ağrına gitmiş. Verdiği yanıttan anladım. Halbuki ben tavır alınsın diye söylemedim onları. Bana hak vermesini beklemiyordum da hiç anlamamış, ona yandım. İşte kendimce tespitlerimde yanıltmadı beni. Böyle olgun karşılamamı beklemedi heralde. Eskiden olduğu gibi fevri tepkiler verip hataya düşerek bir kez daha bunun ekmeğini yedirmedim. Zaten derdim de bu değildi.

 Üzülüyorum gerçekten. Ne zaman benden bir şey istedin de yapmadım abi? Bu öfke kime, neye?

 
 Not: Sana ahlak bekçisisin demedim. Zihniyet bu ve sen de bana öyle davrandın. İşte bunu hissettirdin, hatırlattın, yüzüme vurdun ve sen de beni yalnız bıraktın demek istedim.

Oğlan kucaklarından iffetsizlikle selamlar.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Mesai Arası 6


Bir an sadece klavye seslerini duydum ve çıldırmışlık hissine kapılıp panikle toparladım kendimi.

Son günlerde sıkça kapılıyorum bu duyguya. Yolda giderken, evde otururken... Neyse ki otokontrolüm her zaman olduğu gibi bu defa da ortada bırakmıyor beni.

 İşkolik bir insan oldum. Çalışıyorum ve bana iyi gelen tek şey de bu. İşimle barışığım. Aksaklıklar memnuniyetsizlikler ve değişik insanlar filan olması gerektiği kadar heralde.

 Enteresan müdürümle her şey aynı değişikliğiyle devam ediyor.


 Ağrılarımın nihayet bulmasını istediğimden doktoruma kontrole gittim. Yaşlılık hastalığı diye beynimde yer eden kireçlenmeye merhaba.

 Bir de, o iki adamdan artık bahsetmemeye karar verdim. Düşünmeyi de en aza indirgemeye. Birine olan özlemi dindirmeye diğerini yokluğa, yaşanmamışlığa terk etmeye. Kolay olmayacak. Güzel olan ne varsa zor, zararlı, uzak ve yavaş. Çok sevildin.

 Mesaimin son saatlerinde soğuk algınlığı halsizliğimle hoş kalın.

26 Nisan 2016 Salı

Mayıs'a 4 Kala


 Yağmurlu bir nisan sonundan merhaba.

 Her şey stabil.

 Çalışıyorum. İşlerim ilk zamanlarımdan daha yoğun. Bazen daha da yoğunlaşıyor bazen yolunda her şey. IT sektöründen çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.

 Hafta sonu KPSS için ter döktüm. Lisans için zorlamıştı ÖSYM epeyce. Öyle salınmışlık ve başarısızlığın üzüntüsü içindeyim biraz.

 Sahili olan sıcak bir şehire atanmayı isterdim. Olamayacak sanırım.

 Geleceğe dair umudum giderek söndü. Beni bu travmadan alıp götürecek biri de kalmadı artık.

 Elimde koca bir yükünü artık taşımak istemediğim, ayrıntılarını hatırlamaya üşendiğim, ardından rüyalar ülkesine koyuluşuma inanamadığım bir travma ve allak bullak edildiğim sevda var.

 Hangimiz hasta olan? Hangimiz deli?

 Ofisin ortasında yorulana kadar zıplayıp mutluluk tebessümleri atmak istemek, anlamsız kelimeler söylemek neden delilik olsun?

 Tüm iyi niyetli dokunuşlar kanıtlayamadığım tacizden sorumlu. İçimde. Hamide sen suçlusun çünkü o bir erkekti sen bir kadın. Suçlusun çünkü şiir okuyordun, korkmuyordun, güveniyordun(!)

 Okuyan, şiir okuyan adamlar ne kadar kötü olabilirdi? Ne kadar zarar verebilirdi? Bir yürek ne kadar kör olabilirdi? Taş kalpli ve kalpsiz olabilirdi? Bunu kavrayamayan benim kadın aklım mı acaba?

 İnsanları ayırmalı mıyım? Bak bu kadın, bu erkek, bu dinsiz, bu sevgisiz, bu karaktersiz, bu...

 Kozama dönmek istiyorum. O güzel, neşeli, küçük, masum, endişeli dünyama. Gözlerdeki o potansiyelleri okumak, fark etmek, anlamak çok yorucu. Bu bekleyiş çok kaypak ve...


22 Nisan 2016 Cuma

Mesai Arası 5


 İşte aynen böyle hissediyorum.

 O malum kişiye, o malum kitabı ve içindeki o malum notu ulaştırdım. 21 Nisan günü. Tam 6 ay sonra. Bendeki ölüm arzusu her bahar şiddetlenirken üzerine mutsuzluklar yağıyor. Sebebim olsalar da şu binanın orta katındayken çoktan dursa kalbim.

 İşte mutsuzluk, uyurken mutsuzluk. Mutsuzluk her esintide. Huysuzluğumdan mıdır, aksiliğimden midir bilmem herkese çok kötü davranıyorum. Halbuki insanlar sevgi dolu. Hatırlamıyorum mesela artık kısa kısa anlarda. Telefon numaramı, şifrelerimi, kötü yaşanmışlıkların ayrıntılarını. Hatırlamak için çaba da sarf etmiyorum. Çünkü gördüm ki ben, eriyor her şey. Hatırlasam da akıyor hatırlamasam da. Akış her zaman baki. Kimi zaman sancılı kimi zaman sevinçli. Sancıyı da sevinci de tattırıp elinden alanlar dünyanın en zalim insanları işte.

 Son olarak yazdıklarım için çok üzgünüm.



15 Mart 2016 Salı

Terör İçinde Yaşam


 Gün geçtikçe artan ağrılarımla çok mutluyum.

 Sabah kalktığımda ilk bir saat yürüme zorluğu çekiyorum. Gün içinde bel ağrılarım oluyor ve yatağa yattığım andan itibaren azap başlıyor.

 Kardeşime çok kötü davrandığım için üzgünüm fakat pişman değilim .Kötü ablayla iyi abla arasında seçim yapsın artık. İnsanım, yorgunum, hastayım ve bıkkınım. Çünkü terör gibi gerçekleri olan bir ülkede her an patlayarak kolumun, bacağımın gelişi güzel etrafa saçılacağını tahayyül edebiliyorum.

 Servisteyken de patlayabilirim. Otobüs beklerken de. Ve belki duraktayken yanımdaki adam hafif meşrep kadınlarla konuşur, ayıp kelimeler sarf eder, ölmeyi bu şekilde hak eder. İşte böyle alakasız yerdeyim, yerdeyiz.

Bu ufukla ilerleyen ülkede yüzüme gülen tek şey kariyerim. Ve ben eminim yüz vermediğimden böyle. Enteresan soruları olan müdürüm :) beni eğitimlere gönderiyor ve toplantılara dahil ediyor. Söylediklerinin arasında anlıyorum ki, takip etme özelliği bulmuş ben de. Var olsun.

 Müdürümden sonra aklıma gelen bir diğer farklı kişilik yeni servisçimiz.

 Her zaman jilet gibi ütülü kıyafetli ve bozmadan şoför koltuğuna oturmaya gayret ediyor. Aracın içinde yerlere yağmur yağsın yağmasın gazeteler seriyor. Geçen gün o kadar aracın içinde benim servisi ararken dikiz aynasında nazar boncuklu bir araç yaklaşıyor. Bulmak hiç zor olmadı. Koltuğuna özel tiftikli ipten örülmüş bir örtü bulunuyor. Bizim koltuklara pek özenilmemiş ama. Beyaz bir örtü serilmiş. Kendimi evde gibi hissediyorum. Genellikle en ön kısımda oturuyorum. İzleye izleye gitmeyi seviyorum. Dün biri bindi ve yerdeki gazeteyi kaldırıp demez mi "patronun ölüm haberinin üstüne bastırıyorsun bizi abi! Kendimi günah işlemiş gibi hissediyorum!" Gerçekten de rahmetli Mustafa Koç'un vefat haberi yer alıyordu. Yerine yeni bir gazete sayfası serildi, yine de titizliğimizden ödün verilmedi.

 Her inen binen biri olduğunda o gazete mutlaka düzeltilir. Ve söylemeyi az daha unuttuğum bir diğer şeyse güldüğünde arkalarda beliren altın diş. Valla hayretler içerisinde kalıyorum bazen. Hani insan beklemiyor. Eve gidiyorum haberler daha az şaşırtıyor artık.

 Kanıksanmış günlerin içinde ayrıntılarda yaşar olduk.

 Nolurdu sevgiyle kalsaydık?




4 Mart 2016 Cuma

Mesai Arası 4


 Evet sıkılıyorum, evet bahane arıyorum, evet çirkinim, evet kötüyüm.

 Havalar kapalı ama bahar geliyor. Zaten kapımızın önündeki ağaç gün geçtikçe güzelleşti, çiçeklendi. Şimdi yağmurla birlikte o beyaz çiçekleri dökülür oldu.

 Bu gün martın gelişine öfkelenicem. Yataktan ağrılarla uyanışıma ve hepsinde de o adamı suçlayacağım. Onun yüzünden.

 Uzattığı eli umursamadığım için kendimin de Allah belasını versin onun da versin. Tanrı ikimizin birden belasını versin.

 Sakinim.

 Sabah serviste heyete girecek misin diye binmilyonuncu kez soran Fatih'i azarladığım için üzgünüm. Defalarca neden soruyor acaba merak ediyorum. Hangi noktada takılı kalıyor merak konusu.

 Böyle bir haftayı daha tükettim ya da tükendim. Akşam sokaklarda olacağım sevgili. Üstelik kalabalık yerlerde. Üstelik başıma her an bir şey gelebilir. Kaos çıkabilir ve ben orada oldum diye suçlu olurum. Bu belki bir gün sana güvensizlik doğurur ve bir kadınla bir erkek oturup bir kahve içemez. Kahveyi sadece birbirine şehvani duygular besleyenler içer çünkü.

 Her değer kıymetlidir. Her kıymet kendi çapında piskoz. Peki ya sen neden öfkelenirsin her sonbahar?

 Güzel gözlü adama not: Üzdüğüm kadar üzülüyorum.


26 Şubat 2016 Cuma

Oryantasyon Süreci




 Hayatımın geri kalanında nasıl bir yol izleyeceğim diye kendime sormayı bırakalı aylar olmuş belli. Kendime koyduğum hedeflerin önüne taşlar konuldu diye yılmadım ama ben hiçbir zaman güçlü bir kadın olamadım bu konuda.

 Her kabullenişim ailemi huzura erdirdi diye hedefler koymayı bıraktım sadece. Pes etmek midir bu?

 Bir haftadır stresle beklediğim sunum günüm geldi çattı. Bu gün beni her zaman zorlayan soruları olan müdürüme ve ekip arkadaşlarıma sunum yaptım.

 Burada bulunduğum süre içerisinde neler yaptığımı 18 dakikalık bir sunumla anlatacaktım. Öyle zannediyorum ki altından da kalkabildim. Bir ara farkettim ki epey hızlı gidiyorum ve kimseden ses çıkmıyor. "Buraya kadar sorusu olan var mı?" diye sorarak nabız yokladım. Sunumla alakalı akış gayet iyi, teknik bir soru geldi ve diğer arkadaşlar yanıtladı ben de o konudaki pozisyonuma düşen görevi açıkladım. Ve geri kalanı aynı şekilde tamamlayarak, bu nedir, ne işe yarar, peki bize faydası nedir sorularına cevap olur niteliğinde gerçekleştirdim.

 Sorunsuz, sorusuz şekilde tamamladım.

Gün içinde rastladığım şu dizeler derin etkiler yarattı. Yine kabullenme ve kaybedişle iyi anlar diliyorum.

 Sevgiler dolsun artık içimize.


"yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep. oysa tuttuğum 
elleri bırakmıyorum. sonra korkuyorlar hasletimden. ne 
denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar 
sonra. ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize."

18 Şubat 2016 Perşembe

Mesai Arası 3



 Havalar kötüleşiyor diye mi bilmem, Böylesine agresif bir gün geçirdim. Halbuki sabah evden çıktığımda kapının önündeki ağacın beyaz çiçekler açtığını gördüğümde sevinçle el salladım. Etraftan gören olursa zaten umursamıyorum diye düşünüp daha da keyiflendim.

 Günlerdir bel ağrısından gece yarısı uykularımdan uyanmalar beni bezdirdi. Sabah kalktığımda dakikalarca ağrıdan çok hareket edemez oldum. Normal zamana göre erken kalkar bile oldum. Sancılardan çok hızlı yürüyemesem de servise doğru ilerlerken karşı caddemden servisim ağır bir video film gibi geçti gitti gözlerimin önünden. İki üç sabahtır aynı şeyi yaşıyorum. Geçmesi gereken zamandan erken geçiyor üstelik saniye beklemiyor. Gereken birimlere derdimi sakinliğimde anlattığımda servis yerinde 5 dakika önceden bulunmam gerektiğinin bana karşı tez olarak geleceğini adım gibi biliyordum.

 Sorunsal bu. Yani erken geçip gitmesi hata iken benim 5 dakika erken gitmemem suç olur. Bunu yaşadığım ülkeye mi, çalıştığım kuruma mı yoksa kent yaşamına mı yormalıyım bilemiyorum. Koskoca koç grubu memnuniyetimi böylelikle yerle yeksan etti.

 Sorumluluklarımı biliyorum da neden yön duygusu olmayan insanları şoför diye alan şirketimiz bu sorumluluğunu bilmez. Böyle mutsuzluklarım var. Ankara'yı düşünmemek için.

8 Şubat 2016 Pazartesi

Haftasonu Çıkartması




Ölemiyorsak gezelim bari...

 Birçok zaman iyi geliyor. Yeni yerler, yeni yüzler, sokaklar..

 Ki sokaklar aslında en çok akşam güzel.

 Gece oturduğum günlerimi özlüyorum. Sabahlara kadar bütün geceyi izlediğim, dinlediğim, tadına vardığım.

 Özlediğim gece mi, yalnızlığım mı, kendim mi yoksa?

 Böyle bir yola gidiyorum şimdi.

 Neyse.. Kuzenimin arkadaşı İstanbul'a geldi diye gezmeyi meşru hale getirmekten öylesine hoşnut oldum ki anlatamam. Kafama esti diye dışarı çıktım günlerinden okulla birlikte mezun olmuşum meğer. Evde olmadığım her anın mantıklı bir gerekçesi olması gerekiyor. Yazarken bile gülüyorum buna. Ufaktan sıyırıyorum sanırım.

 Benim çizdiğim rota onlara çok cazip gelmedi. Zaten ben de fikir sunmuştum. Kuzenimin planına göre hareket ettik iyi de oldu. İzole bir çocukluk geçirdiğimden hala gitmediğim bir çok yer var İstanbul'da. Bir de gidebilmek için gerekçeler sunmam gerekiyor. Vallahi bunalıyorum.

 Kadiköy'e gidip bende nostalji etkisi uyandıran tramvaya bindik. Barış Manço Müzesini ziyaret ettik. Pek bir güzel, pek bir şirindi. Bana kötü ama çok kötü bir adamı anımsattığından -ki bu sadece benzerliğinden kaynaklı- çok da incelemeden çıktım oradan. Kadıköy'de oturmayı hep istemişimdir. Moda sokaklarına hiç girmeden istedimse bunu şimdi arzum ikiye katlandı.

 Hava buz gibi. Ama martıların ve İstanbul'un görüntüsüne karşı koyamayıp dışarıya çıktık. Donarak Eminönü'ne geçtik. Kapalı çarşıda insanların arasında birbirimizi kaybetmemeye çalıştık. Oradan Gülhane'ne Sultanahmet filan... İlk defa orta okulda geziyle gelmiştim. Saat beş gibi oradaydık. Müzelere giremedik. O biraz kötü oldu ama dert mi?

 Buradan Ortaköy'e geçip kumpir yedikten sonra Beşiktaş, vapurla Üsküdar oradan da son olarak eve geçtik. Cumartesi gününü yaşamak olarak tanımlıyorum.

 Pazar günü Tuba'yla buluştuk. Bayağı olmuştu görüşmeyeli. Muhabbet edip sahafa gittik. Orada kendine eski tahtadan bir valiz aldı. Eski eşya kutusu yapacakmış. Evdekilerin bununla karşılaşması geldikçe aklıma hala yüzümde bir gülümseye engel olamıyorum.

 Az düşünmeli bol gezmeli bir haftasonuydu. Umuyorum ki evden ve biraz şehirden uzakta bir haftasonum daha olur. Ruhum dinlenir, ağlar, yenilenir, temizlenir...

Yüreğinize kuşlar konsun.

4 Şubat 2016 Perşembe

Mesai Arası 2



 Bir tane müdürüm var ki aslında benim bir çok müdürüm var. :)

 Neyse işte en yetkili olanlardan bir tanesi arada sırada denetlemeye geliyor bizi. Değişik değişik sorular sorup yanıtlarımın tamamını sanki dinlemiyormuş gibi geliyor bana. Ve sinir oluyorum aslında biraz. Kendimi işe yaramaz hissediyorum.

 Yine ölmeyi arzulayıp keyif ve tat alamadığım şu günlerde takıntı haline getirebileceğim şeyler yapmasınlar bana. Mutluluk nedir? diyor. Olumsuz bir özelliğin nedir? diyor. Yanıtlarımın sonunu dinlemiyor. Dinliyor fakat kafası başka şeylerle de meşgul. Çok da ilgilenmiyorum bununla. İşle alakalı sorular soruyor yanıtlarını çok veremiyorum. İşte bunlar hep eksiklik diyor. Ardından saçını mı boyattın diyip ruj sürmüşsün, tazeliyor musun diye soruyor. Evet dedim ben de. Kadın olmak da zor iş diye söyleniyor.

 Dün sabah bana Esra Erol'u izliyor musun diye sordu. Ses yarışmasında birinci olan çocuğu sordu. Böyle tuhaf tuhaf şeyler yaşıyorum. Dur bakalım...

 İşe geliyorum, akşama kadar birkaç görevler var onları yapıyorum, internetten bolca bir şeyler okuyorum. Bazen kitap getiriyorum, araya bir iki şiir sıkıştırıp akşam servisle eve dönüyorum. Evde TV açık oluyor hep. Bir iki saat de öyle oyalanıp yatıyorum.

 Şimdiki bahanem yalnızlık.

 Umudu tükenmiş biriyim ben. Yaşım 25. Tam bir yıl önce ölüm isteğiyle tanıştım. Öncesinde bu sağlığı kolay elde etmediğimden biraz tadına varmak istemiştim fakat şimdi süründürmeyen bir son istiyorum.

 Yarın ayrılık acısından bahsedecek olabilirim, sonraki gün yeni bir aşktan ve belki bambaşka bir yaşamla gelecek olabilirim buraya. Ne kadar kalabalık olursam olayım ölüm kadar gerçek ölmek arzusu.

 Beynimde aylardır her gün şaşmadan dönen adam. Yiteceksin. Ne zaman olur bu, çok da kestiremiyorum.

 Sevgiler dolsun yüreğinize.


 
 
 

29 Ocak 2016 Cuma

Sitem Eleştirisi


 Serin bir İstanbul sabahındayız. Yine de aydınlık olan her şey güzel. Hani şu bazı kesim der ya Mezarına ışık dolsun minvalinde ölen iyi insanların ardından. İşte ben de ondan istiyorum. Somut ışık istiyorum. Sadece ışık. Aydınlıklar altında çiçekli, böcekli, misli bahçeler. Şehir kalabalığı bi uçta, bir yerlerde çokça insanın olması filan.

 Biliyoruz ülke karanlık, dünya karanlık, gelecek nesil de belki öyle.

 Siyasal gerçeklikler ortada. Tamam.

 Toplumsal çöküntü de öyle. Tamam.

 Ama dünyası muhalif olan insanlara katlanamıyorum ben artık. Evet hiçbir şey iyiye gitmiyor. Ne yapalım. Sürekli ama sürekli olumsuz bakış açısının içine düşmüş arada kafasını kuyudan çıkarıp demek öyle diyip içeri malzeme toplamak çok sıkıcı be. İnan ki anlamsız. Hayat gidiyor, akıyor. Kuşlar, ağaçlar, mavi tekerlek filan. Bunların varlığına veriyorum ben kendini.

 Kimseye ne yapıp yapmayacağını söyleyecek yapıya sahip değilim. O donanım da yok. Umurumda değil üstelik.

 Böyle işte...

22 Ocak 2016 Cuma

Toyluğa Övgü


 Günaydın,

 Karanlık odada uyanmak zorunda olmak hayatımın en kötü anları sayılabilir. Işık olmayan her şeyden nefret ediyorum. 10 dakika içinde hazırlanıp servise yetiştim neyse ki. Bahar gelene dek böyle olacak, bir sonraki bahara kadar.

 Dışarıda kar yağıyor, ben ofiste masamda oturuyorum. Sabah yandaki Starbucks'tan lattemi aldım, içtim filan. Kim derdi ki başarısız Hamide bu konumlara gelecek. Geldiğim bir konum da yok ortada ama ne zaman ve nasıl oldu ben hiç anlam veremedim. Beden gücü sarf etmeden ve bana iş versinler diye tüm takım arkadaşlarının gözünün içine bakan kendi kendine işler icat eden bir insan oldum. Tembel Hamide.

 Boş vaktim var hep. İki ay öncesinde haksız yere beni itibarsızlaştıran müdürümü öyle çok anıyorum ki... Sen benim şevkimi kırdın, ben de sana boyun eğmedim. Bu tecrübesiz halimde istifamı verdim. Şimdi daha alt koşullarda (alt koşula bak :) ) huzurlu, birkaç lira eksik devam ediyorum. Ne gerek vardı tüm bunlara.

 Kerem Bey'in bu yazıda ne işi var? Neyse.

 Ayrıldığım işimden sonra bir çok iş görüşmesine gittim. Defalarca özgeçmiş doldurmaktan bıkkınlık gelmişti. Evime çok uzak, ulaşımın zor olduğu bir İstanbul ilçesinde sürünüyorum yine. Günlerdir çok yürümekten ayağımı incitmişim. Sağsağlim girdim görüşmeye. Yine bir özgeçmiş doldurma seansı. Kafama göre takılıyorum. Sorular diğerlerinden farklı neyse ki. Eğlenerek yanıtlıyorum filan. 3 yıl sonra ne yapmış olmayı planlıyorsunuz diye bir soru vardı. İşte hayaller, hayatlar. Yazdım bir yurt dışı seyahati gerçekleştirmiş olmayı planlıyorum diye.

 İşe girmeden önce İngilizce kursuna başlamayı, yanında yüzmeye de gitmeyi planlıyordum. Okul bitti, işe girdim en az bir yıl çalışacağım diyordum, iki ayda o plaza insanına, kibrine katlanmayı reddettim ve mis gibi paralı pullu konforlu işi reddettim. İki yıl sonra da araba almayı planlıyorum aslında.

 Şimdi biraz Lonrda, Paris filan araştırayım nette. Hevesimi alayım. Bana belli olmuyor. He unutmadan. Bu yaza evleniyordum ben ya. O iş noldu sahi? Ey Allam..



13 Ocak 2016 Çarşamba

Mesai Arası


 Merhabalar,

 İş yaşantımın bana dayattığı bu kelimeyle geçiyor bir günüm. Her attığım mailin başında merhaba.

 Uzun aralıklarla yazdığım bir yer oldu benim için burası. Yine de not düşmek istiyorum. Hayatımın seyri böyle böyle diye. Geçmişten kopamayan bu yapımla dönüp okumak ve her geçen gün maalesef ki bir çok masumiyetimi geride bıraktığımı görmek istiyorum.

 Acıdan besleniyorum gelecekte kalabilmek için. Zira yaşamak için çok matah sebeplerim yok. Zaten çok sıkıcı olmaya devam ediyor nefes almak, aşk falan.

 Diyeceğim iki üç laf daha var. Gönlümce konuşmak istiyorum bu gün.

 Aşkı çok güzel yaşarken, her şey yolundayken öleyim ya da acısı bittiğinde. Hayatı da böyle.

 İstesem de unutamayacağım yolculuğumu da not ediyorum.

 Eskişehir- Uşak dönüşü. Sabaha karşı güneşin hayat kadar güzel ama puslu doğuşu. Eminim gözlerimdeki nemle ilintisi yoktu pusun.

 Rüyaları kabusa döndüren adamlar her daim var mı olacaklar. Onları dramla yoğurup gülebilme kabiliyetimi alsınlar artık ve ben bu karmaşıklıktan kalabalıktan sıyrılıp durulayım.

 Her şeye  rağmen bu kabına sığmayan hallerim başıma bela. Bu süreçte yitenin bela olması dileğiyle diyerek son veriyorum sözlerime..

 Sevgiyle kalın.