9 Kasım 2012 Cuma

Ev Güncesi


 Geçmek bilmeyen bu hastalık boğaz ağrısını da beraberinde getirdi. Vücudum kendine biyolojik bir saat belirledi kafasına göre. Sabah 7 olmadan uyuyamıyorum ve akşam inat edip erkenden yatsam da saatlerce yatakta dönüp dönüp duruyorum.

 Camda kendime rastladım dün, aynaya bakmayalı da ne çok zaman olmuş. Bembeyaz bir yüz, hastalıktan kızarmış dudaklar, gözlerimin içi sarı. Alt tarafı camdı. Aynadan daha iyi yapıyordu vazifeyi.

 Menekşem de çiçeklerini soldurdu. Ev arkadaşım gitmiş ben kalkamadım o giderken. Sessiz hareket ettiğini anladım ama başımın ağrısına kalkamadım yataktan. Akşam üzeri çıktım dışarıda bir kase çorba ve yanında bir şeyler yedim. İyi geleceğini düşündüm öyle de oldu. Sonrasında tekrar hastaneye gittim. Bu sefer özele gittim. Yine enjeksiyon yaptılar ama bu sefer bayağı hissettim ve acıyor hala yürürken. Sonra Burcu geldi sağ olsun. Biraz dışarı çıkmak istedim o da kırmadı. Bir kafeye gittik orada da bir şeyler yedim. Erasmus'u kazandı  kazanacak o da. Daha kesinleşmedi ama dil sınavında birinci olmuş. Ortalaması düşük olduğundan biraz sektede. Bakalım ne olacak.

 Hiç kaldıramadığım muhabbetler de varmış diyorum. Hemen hemen her ortama uyum sağlarım. Beni çok aşan muhabbetse eğer susarım, sükunetle dinlemeye özen gösteririm. En fazla ne konuşulabilinir ki diye düşünürüm. Şu muhabbetleri kaldıramadığımı tecrübe etmiş oldum;

 Evlilikte kız büyük olunca zengin olunurmuş.
 Çocuk babaya benzeyince eşinin çok sevdiğinin göstergesiymiş.
 Çeyizinde bir takım eşyaların olması şartmış.
 "Kaynana", görümce üzerine atıp tutmalar.
 Günlük hayatta değil ama gezmeye giderken takılan altınlar.
 Çiftlerin birbirlerini kısıtlama durumu.
 Nefes alırken haber verme.
 Nefes verirken haber vermediğinin hesabının sorulması.
 Hesabın üzerine atılan trip.
 O kızla bu çocuk yakışmamışlar. Ona kalırsa kesin ayrılmalılar.

 Ne yani bu mu? Bu kadar kolay mı ya da bu kadar zor mu? Ben bilemedim. Akıl erdirmek de istemedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder